28 Aralık 2013 Cumartesi

Ah! Kimsenin Vakti Yok Durup İnce Şeyleri Anlamaya*


     

     İnsanın yabancılaşması, varoluşçu düşüncenin ana sorunsalıdır.  Bu düşünce akımı, insanın evren içerisinde bulunduğu yeri ve insan-evren ilişkisiyle, insanın kendi dünyasını yaratma ve keşfetme sürecini açıklamaya çalışır.  Bu süreçte kişi kendi hayatına ve varoluşuna anlam yükleyecektir.  İşte varoluşçuluk, bu karmaşık süreçte, yaşadıklarını ve kendini anlamlandırmaya dair çabasını ele alır. Bu felsefeye göre, kişi, yaşamı boyunca, kendi özünü oluşturmaya çalıştığı mücadelede tek başınadır. Kendinden başka kendine yol gösteren bir kişi yoktur.  Kişinin kendini anlamlandırma süreci acı içinde ve deneyimlime yoluyla gerçekleşecektir.  İşte bu süreç, onun özgür alanını oluşturur.  Çeşitli olanaklar arasından seçimini yapacak, birey olma yolunda, kendini bu özgür seçimlerinde yaratmış olacaktır. Kısaca özetleyecek olursak, bu düşünceye göre, insan kendini, kendi özgür iradesiyle yaratır; bilinçli olarak sorumluluğu bütünüyle kendisine aittir.  Kendisi seçimini yapar ve bu seçimine bağlanır.  Eylemi de kendisine aittir. 
İnsanın yabancılaşması çağımız edebiyatının ana izleklerindendir. 20. yüzyıl edebiyatı, çok katmanlı bir yabancılaşmalar evrenini resimler bize; insanın toplumla, insanın doğayla, insanın ruhuyla arasında yaşadığı kopuş, metnin ana sorunsalıdır.
İlahi Komedya’da Dante, 14. yüzyıl İtalya’sının ‘yabancılaşmış’ insanıdır.  Yalnızdır, dış dünyayla örtüşmekte zorlanmaktadır. 18. yüzyılda Goethe’nin Genç Werther’i, kalıplaşmış değer ölçütleriyle biçimlenmiş burjuva toplumuna bir eleştiridir. Genç Werther duygularını dorukta yaşadığı için bir “yabancı” olarak algılanır çevresinde. Toplumdaki gidişe yabancılaşan, ona ayak uyduramayan ve ‘özü’nü yaşamak isteyen Werther’ın sonu, intihardır.
Elias Canetti’nin Körleşme romanı, tümüyle maddeye bağımlı birtakım kişilerin çarpık ilişkilerinde, ‘insan’ın bireyselliğini yitirişini ele alır.  Bu ilişkiler yumağında, birey  bireyselliğini yitirmiş, tek bir organizmaymış gibi devinen ‘kitle canavarı’nın bir hücresine dönüşmüştür. Fildişi kulesinde, bilimin sığınağında yaşayabileceğini sanan aydını simgeleyen sinelog (Çin bilimleri uzmanı) Profösör Kien’in öyküsüdür. Kien, antik diller hakkında çok bilgili olmasına rağmen güncel dünyayı çözümlemekten acizdir. Canetti Körleşme’de, katı, yaşamın gerçeklerinden kopuk, dogmatik entelektüelliğin, kaos ve yıkımın üstesinden gelebileceğine inanmanın tehlikelerini müthiş bir ironi ile dile getirir.
“Korku”, “yalnızlık” ve “umarsızlık” bu varoluşçu edebiyat akımının insanını biçimlendiren ana öğeleridir.  Modernizmin büyük ustası Kafka, Değişim adlı anlatısında kahramanını bir böceğe dönüştürerek; Beckett ise sakat, felçli, grotesk görünümlü insanlarıyla anlatır yabancılaşmayı.  Albert Camus’nun Yabancı’sı, J. P. Sartre’ın tüm eserleri bu tema üzerine yoğunlaşır.  Gerek Fransız yeni romancılar (nouveau-roman) gerek postmodernistler, duygudan yalıtılmış bu nesneler dünyasında, “yabancılaşma”yı bir felsefi sorun olarak ele alırlar. 
Yıldız Ecevit, Türk edebiyatında Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar romanını, bu akıma örnek gösterir… Roman kişisi Selim’in “Bana yaşamasını öğretmediler.” açıklamasından, onun “küçük ihtiras oyunlarına, açgözlülüklere, rekabetlere, dedikodulara, birbirine çelme atmalara” yabancı olduğunu, böyle bir dünyada dışlanmışlığı yaşadığına dair yorum getirir.  Dış dünyada ‘tutunamamak’la özdeşleştirir ‘yabancılaşmayı’.  Bu yüzden Tutunamayanlar’ı yabancılaşmanın romanı olarak sınıflandırır. Türk edebiyatında Yusuf Atılgan, Ferit Edgü, Bilge Karasu ve Orhan Pamuk bu tür bir yabancılaşmanın farklı örneklerini yapıtlarına yansıtmışlardır.
Bu düşünce akımından yola çıkarak 20. yy.da insanın durumunu, dünyayı, evreni, insanı ve insanın bu dünyadaki yaşam amacını sorgulayan yapıtlar ele alan eserleriyle modern insanın kendine yabancılaşmasını anlatan, Alman edebiyatının olduğu kadar, dünya edebiyatının da ünlü yazarlarından Max Frisch, bir mimarın oğlu olarak Zürih'te, 15 Mayıs 1911'de dünyaya gelir. 1931'de, doğduğu kentte Alman filolojisi tahsiline başlar. Ancak babasının ölümü nedeniyle okulunu tamamlayamaz.
           
Serbest gazeteci olarak Yeni Zürih gazetesinde işe başlayan Max Frisch, aynı yıllarda Macaristan, Çekoslovakya ve Balkan ülkelerine geziler yapar. Seyahati sırasından uğradığı ülkelerden biri de Türkiye’dir. 1936-l940 yılları arasında Zürih Teknik Üniversitesi’nde mimarlık eğitimi görür.

1940'da Zürih'te mimarlık bürosunu açan Frisch, Leitzgraben Yüzme Tesislerinin inşaatı için açılan proje yarışmasında birincilik kazanır. Frisch'ın projesiyle oluşturulan yüzme tesisi 1949 yılında tamamlanarak faaliyete girer. 1942'de Constanze von Meyenburg ile evlenen yazar on yedi yıl sürdürdüğü evliliğine son vererek Ingeborg Bachmann ile ilişki yaşasa da ikinci evliliğini Marianne Oellers ile gerçekleştirir. Savaş yıllarını inşaatlardaki günlük çalışmaları izlemek ve boş zamanlarında yazı yazmakla geçiren Max Frisch, romanların yanı sıra dramlara da yer vermeye başlar. 1944'te “Santa Cruz” adlı düşsel oyununu tamamlayan yazar, oyunda insanın hayatının gerçekler tarafından değil de istekleri, düşleri ve korkuları tarafından belirlendiğini işler. Yeniden Galip Geldiler adlı politik oyunu sahnelenir sahnelenmez, bir başka oyunu, Bir Ağıt Denemesi’ni gündeme getirir. Bu oyunda savaşı ve savaşın sonuçlarını irdeleyerek güç mücadelesi yapılırken bu uğurda yaşamlarını yitirenlerin sözcüsü olur.

Savaşın sona erdiği yıllarda, savunmasız entelektüellerin güce, zorbalığa, baskıya dayanan toplum karşısındaki durumunu anlattığı Çin Seddi savaşın sona erdiği yıllarda yayımlanır. 1952 yılında ABD'ye gidip San Francisco, New York ve Meksika'da bir süre yaşayan Frisch, bu yolculuğun izlerini Çarpık Sevda (Homo Faber) ve Stiller adlı romanlarına yansıtır. 1955'te mimarlığı tamamen bırakıp yazıya yönelir.

Günce türünün anlatım biçimlerini romanlarına uygulayan Frisch, yazdığı üç güncesinde kendi yaşamından önemli olaylara; edebiyata, önemli konulardaki görüşlerine ve yazarlarla yaptığı tartışmalara da yer vermiştir. Ahmet Cemal onun hakkında şöyle yorum getirir: “Max Frisch'in gördüğü mimarlık öğrenimi, başka deyişle tekniğin ve matematiğin dünyasını tanıması, öte yandan da bir gazeteci olarak dünyayı dolaşmış, ayrıca İkinci Dünya Savaşı'nda insanların öncesiz ve sonrasız acılarıyla yoğrulmuş bir başka dünyayla yüz yüze gelmiş olması, Homo Faber'in neredeyse belgesel bir `insanlık durumu'na (conditio humana'ya) dönüşmesinin başlıca nedenleridir.”
1957 yılında yazılmış, yüzyılımızdaki roman türünün başyapıtlarından biri sayılan, 20.yy. insanını sorgulayan Homo Faber onun en ünlü eseridir. Teknolojik gelişme sonucu değerleri yozlaşan, kendi doğasına aykırılaşan, yabancılaşan bu çağın insanını işler.  Romanın kahramanı Walter Faber'in kişiliğinde, salt akla inanan, dünya görüşünü yalnızca teknolojinin ve matematiğin verileri üstüne kuran modern insan tipinin trajedisine tanık oluruz. Tartıya ve ölçüye vurulabilenin dışında ne varsa yadsıması onun trajedisi olur. İnsanoğlunun yazgısını belirleyen rastlantıları görmezden gelir. Ne yazık ki istemeden, bir dizi rastlantının kurbanı olacaktır.  Bu rastlantılar, romanın doruk noktasında Walter Faber'i insanlığın yaradılışından bu yana günahların en korkuncu sayılmış bir günahın kucağına itecektir.


KİTABIN ADI: HOMO FABER

Homo, Latince bir sözcüktür. Tam karşılığı “teknik insan” demektir.  Becerikli, yapımcı, çalışkan, teknik araçlar yapan, üretimci, programcı bir insan anlayışının formülüdür.

ROMAN KAHRAMANLARI

Walter Faber
Max Frisch, Walter Faber karakteri ile, teknik gelişimin, insanı manevi değerlerini nasıl değerlerini nasıl değiştirdiğini kavramlarla anlatır. Roman kahramanı elli yaşında bir mühendistir. Yaşam teknoloji demektir onun için. Yalnız akla inanan, duygularla ilgili her şeyi reddeden, teknik dünya görüşünü benimsemiş ve bu görüşün sembolü olan Amerikan yaşam tarzını örnek almış biridir. Doğa onu ürkütür. Güneşin batışını o an izlemek yerine, sonradan izlemek için kamerayla filme alır. Yaşamı matematiğin verileri üzerine kuran modern insan tipinin trajedisini sergiler. Tartıya ve ölçüye vurulabilen dışında ne varsa inkâr eder. “Tamaulipas Çölü üzerindeki ayı görüyorum, her zamankinden parlak. Ama bu belli bir hesap ile ertesi günü ne zaman tekrar görüleceğini biliriz.” deyip ayın doğuşunda bir fevkaladelik görmez. Duygularını yaşayamaz, onlara yabancılaşmıştır; bir teknolojik aygıt gibidir, bir tür yarı robot… Ölümcül bir hastalığa yakalandığında mistik duygulara kapılmaz, istatistiksel düzlemde kurtulma olasılığını saptamaya çalışır.
Walter Faber’in sonraki trajik yenilgisi, yaşamın önceden kestirilmesi imkânsız akışını ve kimi zaman insanın yanılmışlığını belirleyen rastlantılar karşısındaki körlüğünden kaynaklanır. Yaşamın kader-sezgi-rastlantı üçlüsünün olgusunu sürekli inkâr eden Faber, sonunda bir dizi rastlantının kurbanı olacak ve insanlık tarihinin en büyük günahını işleyecektir.

Hanna

Faber’in eski sevgilisidir. Sanat tarihçisidir. Tam anlamıyla bağımsızlığına düşkün biridir. Bazı beraberliklerden sonra yalnız yaşamayı kendisine uygun görür. Kızını sadece kendi kızı olarak tanımlayan bir feministtir. İş hayatında başarılıdır.

Elizabeth Piper

Hanna’nın ve Faber’in kızıdır. Çok pozitif ve mutlu bir portre çizer. Sanata ve maceraya düşkünlüğü ile annesine benzer.


İvy

İsmi sarmaşık anlamına gelir. Walter’in beynindeki kalıplaşmış kadın imajıdır, yüzeysel ve basit olarak tanımladığı sevgilisidir. Asalaktır. Faber kadınları alçaltırken hep onu örnek gösterir ve bunu sık sık yapar.



BİRİNCİ İSTASYON- FABER’İN İLK YAŞAM FELSEFESİ-AMERİKAN YAŞAM TARZI

Walter Faber işi gereği Mexico City’ye uçak ile giderken tesadüfen eski yakın arkadaşı Joachim’in erkek kardeşi Herbert Hencke ile tanışır. (Kitap boyunca sorguladığı rastlantının ilki) Uzun zamandır haberleşmediği arkadaşı hakkında bilgi alır. Eski sevgilisi Hanna ile evlendiğini ve Hanna’nın bir çocuğu olduğunu öğrenir. Faber eskiyi hatırlar. Evlenmek istediği Hanna’dan iş yolculuğu nedeniyle ayrıldığında Hanna hamiledir. Aralarında kürtaj kararı alırlar. Faber evlenmek istese de Hanna kabul etmez. Daha sonraki karşılaşmalarında Faber bu “hayır”ın nedenini öğrenir. Evlenme teklifini yaparken Faber şöyle dediğini hatırlar: “Çocuğunu doğurmak istiyorsan evlenmek zorundayız.” Çocuğumuzu demediği için bu evlenme teklifini Hanna’nın kabul etmediğini öğreniriz. Hanna sonra müşterek arkadaşları Doktor Joachim ile evlenmiş ve çocuğunu doğurmuş. Faber hem Joachim’den hem Hanna’dan haber almak için yolculuk planını değiştirir ve Herbert ile Guatamala’ya gitmeye karar verir. Bu karar değişikliğine Faber’in kendisi de hayret eder. Geldiklerinde Joachim’i kendisini asmış bir şekilde bulurlar. Daha sonraki günlerde Walter Faber, hayatındaki ikinci sevgilisi İvy’den, bu asalak kadından kurtulmak için Avrupa’ya bir hafta sürecek bir gemi yolculuğu yapmaya karar verir. Neden uçak değil de gemi ile gitmeye karar verdiğine hayret eder. Bu kararını gerçekleştirmesi yine bir tesadüfe bağlıdır. (Hesap kitap adamı olan Faber, bu rastlantıları her karşılaşmasında sorgular. Evde olmaması gerektiği bir saatte evde bulunması ve o anda gelen bir telefon görüşmesi ile bu gezi gerçekleşir.) İşte bu tesadüfler zinciri Faber’in kader ağlarını örer. Bu kader ağında İvy bir ilmek, ondan kaçmak için yaptığı yolculuk bir diğer ilmek olur. Bu ilmekler onu Elizabeth’e yönlendirir.

Bu rastlantı da şöyle gerçekleşir: İvy ile sinemaya gitmek üzereyken pek ihtiyacı olmadığı halde tıraş makinesinin çalışmadığını hatırlayışı ile makinenin neden çalışmadığını öğrenmek isteği ona makineyi açtırır. Makineyi açtığında makinenin içine takılı bir iplik parçası bulur. Bu oyalanma sırasında seyahat acentesinden bir yetkiliden telefon gelir. Yolculuk yapmak isterse pasaportu ile derhal müracaat etmesini söyler. İşte bu naylon iplik parçası olmasaydı Faber evde olmayacaktı ve başka bir gemiyle gidecekti. Elizabeth ile de hiç karşılaşmayacaktı. 

Gemide Elizabeth Piper adında bir kızla karşılaşır. Kendisi elli yaşındadır. Bu kızdan hoşlanır, hatta gezi sonunda kıza evlenme teklif eder. Kızdan hoşlanmasının bir nedeni de ona eski sevgilisi Hanna’yı hatırlatmasıdır. Elizabeth bu teklifi şaka olarak algılar. Faber’in Sabeth dediği Elizabeth, Yunanistan’a, annesini görmeye gitmektedir. (Kader ağlarını örmeye devam eder. Faber farkında değildir.) Walter da kızla Yunanistan’a gitmeye karar verir. (Burada yazar materyalist AB’den Antik Yunanistan’a geçişle, Faber’in felsefesinde olacak değişikliğin haberini verir. Sabeth de artık Walter’e âşıktır. Bu arada Sabeth’in, eski sevgilisi Hanna’nın kızı olduğunu öğrenir. Kendine göre birtakım hesaplar yaparak (hesap kitap adamı ya) kızın kendi kızı olamayacağına karar verir. Yunanistan yakınlarında Elizabeth’i yılan sokar. Koşarken düşer, başı taşa çarpar. Hastaneye kaldırılır. Burada Walter, Elizabeth’in annesi Hanna ile karşılaşır. Walter, Hanna’dan, Elizabeth’in kendi kızı olduğunu öğrenir.

Elizabeth gerçeği, Faber’e bir balyoz gibi iner. Onun yaşam felsefesini etkiler.
Elizabeth Walter’in babası olduğu gerçeğini öğrenemeden ölür. (Çünkü Elizabeth’in böyle bir imtihan bilincine ihtiyacı yoktur.) O, babasının imtihanında bir araçtır. 
Faber artık materyalist benliğinden sıyrılmış, dünya görüşünün tam tersi bir hayat benimsemiştir. Eski yaşam tarzının hem kendisinin hem de kızının hayatını mahvettiğinin farkına varır. Yaşamı boyunca ne kadar kör bir insan olarak yaşadığını, mutlu sandığı yaşamının ne kadar yalnızlık içinde olduğunun ve duygularını yaşayamadığının bilincine varır. (s.192)

İlk defa ağlar ve yalnızlığından ıstırap çeker. Milano’da işinden istifa ederken Hanna’ya mektup yazar; geleceğini söyler. “Başka nereye gidebilirim ki!” der. Artık yalnız kalmak istemez. “Yalnızım, yalnızım.” diye hayıflanır.

İKİNCİ İSTASTON-İKİNCİ BÖLÜM-İKİNCİ YAŞAM FELSEFESİ

Walter mide kanseridir. Hastanede yatar. Pişmanlıklarını hastanede, notlarında dile getirir. Ameliyat olacaktır. Eskiden istatistiklerle her şeyin hesaplanacağına inanan Walter, ameliyattan sağ çıkamayacağını sezmektedir. Notlarında, “Hanna dostum, yalnız değilim.” der. Gerçekte Hanna’dan başka dostu yoktur.


Teknik ve Doğa

Homo Faber’e göre, doğanın istediği biçimde yalnız vahşi ormanlar üreyip yayılır. Teknik, doğaya egemen olmalıdır. “Elektrik, atom enerjisi, hesap makinesi, narkoz, penisilin, olmasaydı, köprüler yapılmasaydı, yaşam nasıl olurdu?” diye sorar, “İnsanlar apandisitten bile ölürlerdi o zaman” der. Bu fikirlerinde çelişkilerini yansıtır.  Doğayı putlaştırmaya karşı çıkar, farkında olmadan teknolojiyi putlaştırmış olur.

Biz teknik çağda yaşıyoruz. İnsan doğaya egemendir, insan mühendistir, bunun tersini savunan, doğanın yaratmadığı bir köprüyü kullanmaya kalkmasın.(…) elektrik lambası, motor, atom enerjisi, hesap makinesi, narkoz da olmasın.  O zaman defolsunlar vahşi ormanlara!”(s.116)

İnsan bilimde ilerleyip kendi yararı doğrultusunda doğayı değiştirmeye başladığından bu yana, kendi öz doğasından da adım adım uzaklaşmış, kendine  ‘yabancılaşmayı’ sürdürmüştür. Teknolojik uygarlaşmanın sonucu insan,  betonlaşmış yapay bir dünyada kendi gerçek doğasına yabancılaşmıştır. O artık ruh ve madde bütünlüğü içinde yaşayan ‘gerçek insan’ değildir. Yıldız Ecevit şöyle açıklama getirir:  “İnsanın uygarlaşmasının tarihi, bir bağlamda da onun kendisine ve ‘öz’ünde barındırdığı değerlere yabancılaşmasının tarihidir.” 



Bilim ve Sanat

Homo Faber’e göre,  heykeller ve benzeri şeyler robotun atalarından başka bir şey değildir. Sanata önem vermez. Walter’ın sanat karşısındaki tepkisizliği ve kayıtsızlığı sanatın kontrol edilemeyen büyüsünden kaynaklanır. Walter’ın sanat karşısındaki kayıtsızlığı, sanatın büyülü dünyasından duyduğu korkudur. Ancak Sabeth’in ölümünden sonra Walter, insanlarla paylaşılan hazlara yönelecektir.


Yolculuk

Walter iş yolculuklarına çıktığı gibi, keyfi yolculuklara da çıkar. İflah olmaz bir gezgindir.  Roman boyunca gezmedik kent, ülke, kıta bırakmaz. O evsiz, yurtsuz bir göçebedir. Değişik güzergâhlarda yaptığı bu yolculuklarda her türlü ulaşım aracını (uçak, gemi, tren, eşek) kullanır. Bu yoğun yaşam onun değişik kültürlerle tanışmasını sağlar. Değişik ülkeler, değişik yüzler ona yeryüzündeki kimliğini bulmasına yardım edecektir. Ancak başka kültürden başka insanları tanıdıkça insani değerlerin önemini kavrayacak, kendi kültürünün köklerini keşfedecek, diğer kültürleri anlama yolunda önemli bir adım atacaktır. 


Akıl ve Duygu

Yoğun duygulara duyarsızdır. Akıldan yanadır.


İnsan ve Makine

İnsanların makineye karşı duydukları nefret Walter’ı sinirlendirir. Ona göre aptalcadır. Çünkü çoğu kez makine, insandan da daha iyi iş yapar.  Örneğin en hızlı hesap yapan makine, bugün her türlü insan beynini aşmıştır.  Her dakika 2.000.000 toplama ya da çıkarma yapabilir!  Aynı hızla sonsuz küçük hesapları başarır, biz sonucu okuyuncaya kadar geçirdiğimiz zamanda hızla logaritmayı hesaplar ve şimdiye kadar bir matematikçinin hayatı boyunca halletmeye çalıştığı bir problem birkaç saat içinde çözülür. Homo Faber’e göre makine hiçbir şeyi unutmaz. Ona verilen bilgileri insan beyninden daha iyi kavrar.  Olasılık hesaplarını insan beyninden daha iyi yapar. Örneğin robot her şeyi insandan daha iyi tanır, spekülâsyona ve hayale dalmaz, kendi sonuçlarından yararlanır, şaşırması olanaksızdır. Robotun insan gibi önceden sezişlere ihtiyacı yoktur. (s.81) İşte bu noktada Walter özünü, benliğini, bilincini, kişiliğini günden güne yitirir.  Âdeta dönen makinenin bir vidası haline gelir, nesneleşir.

Walter Faber, kader ve rastlantı üzerine şöyle düşünür:

“Kadere kısmete inanmam, teknik adamı olduğumdan olasılık formülleriyle davranmaya alışığım.”  Fakat yine de kaderi sorgular:

“Neden kader?  Yalnız şuna inanıyorum:  Tamaulipas’a o zorunlu iniş olmasaydı, her şey başka türlü olurdu;  bu genç adamı tanımayacak, belki Hanna’dan hiçbir zaman haber alamayacak, bugün bile baba olduğumun farkında olmayacaktım.” (s.23)
“Ama neden rastlantı?  Olanağı olmayanın denenmiş bir gerçek olarak gösterilmesinde mistiğe gerek yok, matematikle de açıklarım ben bunu.”

Rastlantıları sorgulamaya başlar, şaşkınlık içindedir. New York’ta olması gerekirken sırf bir gençlik arkadaşıyla evlenen bir gençlik arkadaşına merhaba diyebilmek için hâlâ Mexico City’den çıkamamıştır.

Geleceği belirleyen, gene salt bir rastlantıdır, başka bir şey değil, der. “Neden alınyazısı?” diye kendi kendine sorar. Aslında kızıyla karşılaşmasının bile akıl almaz bir rastlantı olduğunu söyler. (s.79)



Kader ve Rastlantı

Homo Faber rastlantılarla karşılaştıkça sorgular. Ama kaderi ve alın yazısını reddeder. (s.81)

“Kadere kısmete inanmam, teknik adamı olduğumdan olasılık formülleriyle davranmaya alışığım.  Neden kader? (…) Tamaulipas’a bu zorunlu iniş olmasaydı her şeyin nasıl olacağı düşünülür gibi değil.  Belki Sabeth daha yaşayacaktı.  Olanların hepsi bir rastlantıdan daha öte bir şeydi, gerçekten böyle, daha çok rastlantılar zinciri.” (s.23)

İşle ilgili konularda son derece sorumlu, üstelik ukala bilinirim, şimdiye kadar bir iş yolculuğundan sırf canım öyle istediği için caydığım görülmemiştir ya da böyle bir yolculuğu değiştirdiğim. Bir saat sonra Herbert’le birlikte uçuyordum.” (s.36)

“Dediğim gibi, Mexico-City’ye dönmeye kararlıydım.  Şaşkınlık içindeydim.  Neden dönmediğimi bilmiyordum.” (s.37)

“Bir hafta önce Caracas’ta ve (en geç)bugün yine New York’ta olmam gerekiyordu; oysa buradaydım.(…)Neden? (s.47)



Walter, roman boyunca sorularla, çelişkilerle, paradokslarla, çözüm bulamadığı ve anlamlandıramadığı olaylarla karşılaşır. Kişiliğin yapıtaşları baltalanmıştır.  Tüm hayatı üzerinde kurduğu kavramlar çürümüş, geçerliliklerini yitirmişlerdir. Teknisyen olarak şekillendirdiği kimliği artık geçersizdir. Kimliği allak bulak olur.  İnançla akıl, bilimle kader arasında bölünmüştür. Varoluşuna bir anlam verebilecek ve huzur bulmasını sağlayacak bir çözüm üretebilmek için âdeta sorununa meydan okurcasına felsefi düşünceye adım atar.  Çelişkilerinin farkındadır. Bu farkındalık sayesinde varoluşuna anlam katacak her şeyi yavaş yavaş ortaya çıkaracak düşünceler üretmeye başlar.  Varlığına çekidüzen verecek bir olay yaşar.  Walter için bu olağanüstü durum, kızı ile karşılaşmasıdır.  Yaşadıkları, onu adım adım yalnızlığa iter. Walter’ın kendini sessizliğe hapsetmesi neyin habercisidir?  Ne kadar sürecek, nereye kadar böyle yabancı kalacaktır.  Ne zamana kadar kendinden saklanacaktır?

Varoluşçu düşünceyi Sartre şöyle tanımlar:  “İnsanda-ama yalnız insanda-varoluş özden önce gelir. Bu demektir ki insan önce vardır; sonra şöyle ya da böyle olur.  Çünkü o, özünü kendi yaratır.  Nasıl mı?  Şöyle:  Dünyaya atılarak, orada acı çekerek, savaşarak yavaş yavaş kendini belirler.  Bu belirlenme yolu hiç kapanmaz, her zaman açıktır…”

Düşünmek, kendimizi yeniden bulmamızı sağlar.  Walter’ın, kendisini formatlandırmış dünyasından, onu yabancılaştıran durumdan kendini kurtarması gerekir. Mademki bazı şeyleri kendi özgür seçimiyle yaşamıştır, öyleyse yaptıklarından sorumludur. Kendini nasıl kurarsa öyle olacaktır. Tasarılarına, seçmelerine, elemelerine göre varlığına bir öz kazandıracaktır.  Edimleriyle kendini gerçekleştirecektir. Walter’ın yeniden doğması, varoluşunun anlamını bulması gerekecektir. Sadece kendisine ait olan yaşamında, her şeyi yeniden inşa ederek, kendini yenileyebilmek için çabalar. Ta ki yaşamın öğrenmekten geçtiğini anlayana dek. Sonunda öğrenmenin yaşamaktan önce geldiğini, yaşadıkça insanın öğrendiğini anlayacaktır.


Marxçı görüşe göre yabancılaşma, insanın iş ve üretim yoluyla doğadan uzaklaşması demektir. İnsan iş ve üretim yoluyla doğayı değiştirirken kendisi de değişikliğe uğramaktadır. Ama o bu uğradığı değişikliğin bilincinde değildir. Ferit Edgü’ye göre bu yabancılığı önlemenin bir yolu yoktur: İnsan yabancılaşmaya mahkûmdur. Önemli olan, insanoğlunun bu olgununun bilincine varıp onu sürekli aşmak zorunluluğunu duymasıdır. Bugün
Homo Faber adını verdiğimiz insan, Neandertal insanından bugünkü sanayi devrimine kadarki süreçte, emeği ile hem dünyayı hem de kendisini değiştirirken tam bir uyum içinde yaşamıştı. Sanayi devrimiyle yönetimi eline geçiren burjuvazinin düzeninde makineler uygarlığın ilerlemesini geliştirdi. Bunu gerçekleştiren emekçiler ise fabrikalarda hapsolmuş bir hayata mahkûm oldular, varlıklarının anlamını unuttular. Öyle ki işçi yaptığı bir parçanın nerede kullanıldığını bile bilemez oldu. Emekçinin işi ile işverenle olan ilişkileri en aza indirgendi. Yönetici sınıfın elinde bulunan medya araçlarıyla beyni yıkanan insan, yaşadığı trajik yabancılaşmayı aşacak gücü bulamadı. Bu yabancılaşma insanın kendinden ve dış dünyadan umudunu kesmesiyle yankısını buldu. İnsancıl olmayan ve insan doğasına aykırı olan bu yaşam tarzında insanın yabancılaşmaması ancak emek ile üretimini insan ile doğanın, insan ile insanın ilişkileriyle mümkündü. Bugün insanın doğasını tehdit eden ve adına uygarlık dediğimiz teknoloji kültürü bu ilişkiler ağında insan dışı niteliğini korudukça hiç şüphesiz toplumda yabancılaşma sürecektir.  

İsterseniz, şimdi de insanın kendine yabancılaşmadığı kültürlere bir göz atalım. Ne dersiniz?   Size İnka kültüründen bir olayı ve Hitit kültüründen MÖ 2000 yıllarına tarihlenmiş bir duvar yazısını iletmek istiyorum.

İnka Kültüründen Bir Olay

Meksika’da, İnka tapınaklarına çıkmak isteyen Avrupalı bir grup arkeolog, birkaç yerli rehberle yola koyulur. Dağın tepesindeki tapınaklara giden uzun yol, kısa bir sürede yarılanır. Aynı hızla biraz daha yol aldıktan sonra, yerliler kendi aralarında konuşup birden yere otururlar ve öylece beklemeye başlarlar. Avrupalı arkeologlar bu duruma bir anlam veremezler. Saatler sonra, yerliler kendi aralarında konuşup tekrar yola koyulurlar. Sonunda tepenin üstündeki görkemli İnka tapınaklarına gelirler. Arkeologlardan biri dayanamaz, yaşlı rehbere sormak gereğini duyar: "Hiç anlayamadım, niye yolun ortasına oturup saatlerce yok yere bekledik?" Yaşlı rehberin cevabı şaşırtıcıdır: "Çok kısa sürede çok hızlı yol aldık, ruhlarımız bizden çok uzakta kaldı. Oturup ruhlarımızın bize yetişmesini bekledik..."

Hitit Duası

"Tanrım,
Beni yavaşlat.
Aklımı sakinleştirerek kalbimi dinlendir...
Zamanın sonsuzluğunu göstererek bu telaşlı hızımı dengele...
Günün karmaşası içinde bana sonsuza kadar yaşayacak tepelerin sükûnetini ver.
Sinirlerim ve kaslarımdaki gerginliği,
belleğimde yaşayan akarsuların melodisiyle yıka, götür.
Uykunun o büyüleyici ve iyileştirici gücünü duymama yardımcı ol...
Anlık güzellikleri yaşayabilme sanatını öğret;
bir çiçeğe bakmak için yavaşlamayı,
güzel bir köpek ya da kediyi okşamak için durmayı,

güzel bir kitaptan birkaç satır okumayı,
balık avlayabilmeyi, hülyalara dalabilmeyi öğret...
Her gün bana kaplumbağa ve tavşanın masalını hatırlat.
Hatırlat ki yarışı her zaman hızlı koşanın bitirmediğini,
yaşamda hızı arttırmaktan çok daha önemli şeyler olduğunu bileyim...
Heybetli meşe ağacının dallarından yukarıya doğru bakmamı sağla.
Bakıp göreyim ki onun böyle güçlü ve büyük olması yavaş ve iyi
büyümesine bağlıdır...
Beni yavaşlat Tanrım ve köklerimi yaşam toprağının kalıcı
değerlerine doğru göndermeme yardım et.
Yardım et ki kaderimin yıldızlarına doğru daha olgun ve daha
sağlıklı olarak yükseleyim.
Ve hepsinden önemlisi...
Tanrım,
Bana değiştirebileceğim şeyleri değiştirmek için CESARET,
Değiştiremeyeceğim şeyleri kabul etmek için SABIR,
İkisi arasındaki farkı bilmek için AKIL ve HİKMET,
Beni aşkın körlüğünden ve yalanlarından koruyacak DOSTLAR ver..."


18 Ocak 2010


* Gülten Akın’ın şiiri

Kaynakça
Yıldız Ecevit, Edebiyatta yabancılaşma ve yabancılaştırma, http:/www.cafrande.org/?p=6544
Ferit Edgü  -  İntiharın İlişkileri – Yeni Dergi – Şubat 1968, DE yayınevi 




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder