28 Aralık 2013 Cumartesi

İnsan Yüreğinin Karanlık Yüzünü Anlatan Yazar





         Her yazar, okura bir dünya sunar. Okur, çeşitli amaçlarla bu dünyaya konuk olur. Kimi okur okumaktan haz alma duygusuyla, kimi meraktan, kimi yazara duyduğu hayranlıktan ve daha başka sebeplerle yazarlar okurlarıyla buluşurlar.  Poe’yu hepimiz onun lise yıllarımızın edebiyat kitabımızdaki Annabel Lee şiiriyle tanırız. Ama Poe daha çok polisiye- kara roman türüne verdiği öyküleriyle edebiyat dünyasında kendinden söz ettirmiş bir yazardır. Hele onun Morgue Sokağı Cinayeti'nin girişindeki analitik çözümleme üzerine yazdığı metni defalarca okumaktan kendimizi alamayız. İzlediğimiz korku filmlerinin jeneriklerinde onun adının yer alması sinema dünyasını da kendi etki alanına çekmiş olmasının iyi bir kanıtıdır.
            Poe, çağdaş polisiyenin, `ucuz roman`ın, keşif hikayelerinin, bilimkurgunun, Gotik korku anlatılarının ve kasvetli metropol öykülerinin olduğu kadar (ilk kitabı Timurlenk ve Öteki Şiirler`le) Doğu`nun cazibesinden beslenen yapıtların da habercisiydi. İlk deneyen şüphesiz o değildi ama bütün bu türlerin edebiyattaki konumunu kökten değiştirmesiyle edebiyata damgasını vurdu.
            sher Konağı'nın Çöküşü, Kızıl Ölümün Maskesi gibi ölümün mutlaklığını çarpıcı bir biçimde dile getirdiği gotik, korku öyküleri bu dalda yazarlara iyi bir kılavuzdur. Bir de onun yalnızca polisiyede değil, bilim kurgu türünde de bir öncü olduğunu fark edince gözümüzde daha da büyür. Gerçekten de Hans Pfaall'ın Benzersiz Öyküsü' nde Jules Verne'den yıllar önce aya yolculuğu anlatmıştır. Hem de sayfalar dolusu bilimsel açıklamalar yaparak. Üstelik bu öyküyü yazdığında yirmi üç yaşındadır. Bu öyküyü yazarken sergilediği hava ulaşımı ve gökbilim konularındaki bilgilerinin derinliği şaşırtıcıdır.  
            Edgar Allan Poe'nun öykü yazarlığının yanı sıra edebiyat eleştirmenliği de çok önemlidir. Antik çağların üç birlik kuralı temelinde modern edebiyat kuramı oluşturması, onun daha sonra Fransız simgeci şairleri tarafından öncü sayılmasına neden oldu. Geliştirdiği edebiyat kuramını kendi öykülerinde geliştirerek kullanıyordu. Ona göre öykü, bütünlüğü olan bir olay işlemeli, olaylar aynı yer ve aynı zaman dilimi içinde gelişmeliydi. Öykü sadece belli olayları anlatmanın ötesinde, okurda atmosfer duygusu yaratmalı, kaba olmayan benzetmelerle süslenmeliydi.
            Poe sıra dışı olandan hoşlanır. Onun öykülerinde korku ve gerilim ögesinin önemli bir yeri vardır. Korku öykülerini yazarken doğaüstü motiflerle dolu zengin bir repertuarı okuyucuya sunmaktan kendini alamaz. Okuyucunun merakını gidermekte acele etmemek, hatta bu duygunun uzamasını sağlamak gereklidir. Yazarın düşsel, gotik dünyalarda geçen öykülerinde, bazen bir hayalet bazen bir dedektif öyküsünün tadını duyumsarız. Öte yandan hiçbirinde eksik olmayan bir unsur vardır: gerçeklik izlenimi veren ince ayrıntılar. Poe’nun öykülerinde gerçek ve düş birbirine karışmış gibidir. Poe’nun anlatılarında duyulan bu özellik, toplumsal kökenlere dayanır. Yazarın öykülerinde gerçekçi bir hava sezinleriz, öte yandan okuduklarımız düş gücümüzün sınırlarını zorlayan olaylardır. Gerçek ve kurmaca ikiliğinden oluşan bu ilginç uyum, Poe’nun öykülerini daha geniş kitlelerin ilgi odağı haline getirmiştir.
            Peki öyleyse, amacımız Poe’yu gotik öyküler yazarı olarak incelemekse o zaman gotik yazın nedir sorusunu sormamız gerekecek.
            Gotik yazının ilk örneklerine on sekizinci yüzyılın ikinci yarısında popüler bir tür olarak rastlıyoruz. Fransız Devrimi gibi toplumsal değişikliklerin ve köklü sosyal hareketlerin yaşandığı bir dönemdir. Yazında korkunç hayaletler, gizemli şatolar, doğaüstü ve şeytani güçler, tutku ve şehvetin aşırılılıkları ile dolu bir anlatının ortaya çıkması yadırganabilir ama bu dönemi Aydınlanma’yı reddedip Orta Çağın karanlık ve batıl inanışlarına dönüş olarak görebilirsek o devirde çıkan gotik yazına baktığımızda değişime direnme ve muhafazakârlık olarak da yorumlayabiliriz.
            Gotik romanların ilk örneklerini romansın yanı sıra korku ve dehşet öğeleri de barındıran eserler oluşturur çoğunlukla. Korku ögeleri denince de Orta Çağın ezici dinî baskısının körüklediği şeytani güçler, öte dünyadan gelip bu dünyada yaşayanları etkileri altına alan hayaletler, ruhlar, cadılar ve büyücüler bir çırpıda sayılabilir. Kötü güçlerin etkisi altına giren insanlar toplum düzeninin izin vermediği her tür çılgınlığı ve aşırılığı yaparlar: Kendi kardeşleriyle yatarlar, ölümcül günahların hepsini işlerler. Sonuçta kötüler cezalarını buluyor; bazen dünyevi, bazen uhrevi bir güç tarafından hadleri bildirilir.
            Ana vatanı İngiltere olan gotik yazın, yeni kıtada da birtakım meraklının ilgi odağı olmakta gecikmez. Akla gelen ilk isim ise Edgar Allan Poe’dur. Bu bir rastlantı olmasa gerek; Poe, klasik gotik’in sıkı izleyicilerindendi kuşkusuz. Yarattığı grotesk, gizemli, korku ve dehşet yüklü polisiye-gerilim öyküleri; gerek konularını gerekse atmosferdeki etkilenimlerini İngiliz gotik yapıtlardan almışlardı. Özellikle esrarlı ve garip bir anlatımın hâkim olduğu, ölümün çeşitli biçimlerde anlatıldığı bu öyküler, işte bu kaynaktan yola çıkarak ve bazen onları aşan özellikler de taşıyarak yeni kıtada Amerikan klasik gotiğini yaratmıştır.*****
            Bu aydınlatıcı bilgi ışığında, bakın ünlü İngiliz eleştirmen H. E. Bates, Poe’nun başarısının ardında yatan toplumsal nedenleri nasıl açıklıyor: “… 19. yüzyıl Poe için uygun bir zamandı. Bilimsel buluşlar, spiritüalizme duyulan inanılmaz ilgi, eğitimin dokunuşuyla yıkılan eski batıl inançlar, melodramaya ve doğaüstü olaylara susamış bir toplum, kitap okuyanların sayısında hızlı bir artış ve bu insanların, loş ışık altında hayalet öyküleri okuma sevgisi, bilinmeyenin çekiciliğini içine alan toplumsal tutku… Sözünü ettiğimiz çağ, Poe virüsünün yayılması için çok uygundu.”

            Her şeyi eksiksiz anlatmak, tam bilgi vermek ister Poe. Ayrıntıya düşkünlüğü ve gözlem gücü, öykülerinin karakteristik özelliğinin başında gelir. Poe'nun en önemli özelliklerinden biri de öykülerindeki konu çeşitliliğidir. Morg Sokağı Cinayeti'nde inanılmaz gibi görünen bir cinayetler toplamını mantıksal çözümlemeye yaslanarak kurgulayan Poe, en küçük bir büyüye, mistik olana şans tanımazken Morella adlı öyküsünde kahramanının ölen karısının ruhunun doğan kızında yaşadığını anlatmaktan geri kalmaz. Wilson Wilson ve Kara Kedi öyküleri insanın içindeki kötülüğü, şiddeti, öldürme duygusunu anlatır. Poe'nun öyküleri Freudcu araştırmacıların ilgisini çekmiştir. Patolojik ögeler, vicdan ya da nekrofil (ölülere karşı şehvet duyma) işlediği konulardan bazılarıdır; insandaki günah duygusunun bir sorumluluk gibi vicdana yüklenmesi öykülerinde belirleyici rol oynar. Amantillado Fıçısı gibi öykülerinde varolusçu felsefenin izleri gizlidir. Albert Camus'nün romanlarında rastladığımız amaçsız tutkular, bilinç dışı suçluluk duygusunu anlatır. Kötülüğün, insanlığın ilk ve temel içgüdülerinden biri olduğuna, insan karakterine yön veren belli başlı duyguların birini oluşturduğuna inanır. Kısaca Poe, insanoğlunun içindeki kötülüğü bize anlatmak ister.

            Onun öykülerini, özellikle de Kzgun adlı şiirini okuyunca, bu alkolik şairin, bu sık sık delirium tremens krizleri geçiren adamın hayatı da ilginizi çekmeye başlar.
Bu yüzden yaşamını çıldırasıya merak edersiniz. Ne yazık ki yaşam öyküsünü öğrenince talihin ona pek gülmediğini anlarsınız. İşte Poe’nun hazin yaşam öyküsü:
            Edgar Allan Poe 1809'da Amerika'da Boston / Massachusetts'de yoksul bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelir. Babası David aslında zengin bir aileden geliyordu. Poe'nun dedesi bağımsızlık savaşına katılmış bir generaldi. Ama Poe'nun babası David, güzelliğiyle ünlü İngiliz aktristi Elizabeth Arnold'a âşık olup evden ayrılır. Elizabeth'le evlenir, karısı gibi oyunculuk yapmaya başlar. İkisi de tiyatrocu olan anne ve babasının ona Edgar adını aynı yıl sahneledikleri Kral Lear`den esinle koydukları söylenir. Ama Poe`nun, hayatı boyunca Shakespeare`e karşı hayranlık (en azından, örneğin Tennyson`a duyduğu kadar) duyduğuna dair bir kayıt yok. Bir yaşındayken babasını, bir yıl sonra da annesini kaybeder. Allan orta ismini kendisini evlatlık edinen tüccar John Allan`dan alır.

            İlk gençliğinden itibaren babalığıyla aralarında başlayan çatışma yıllarca sürecek, Poe`nun `baba figürü`yle/otoriteyle olan sorunlu ilişkisini bilinçaltına itmesine yol açacaktır. Yalnız geçen çocukluk, mutsuz değilse de yalnız, arkadaşsız bir çocukluk geçirir. Sonraki hayatında pek anmadığı yalnız çocukluğuna öykülerinde ve şiirlerinde örtük göndermeler yapar. (Örneğin kız kardeşini evlatlık edinen Usher ailesine, unutulmaz öyküsü Usher Evi`nin Çöküşü’yle selam vermişti). Birkaç yılı İngiltere`de, orman yürüyüşleri, spor ve şiirler arasında geçen çocukluktan geriye çok iyi bir eğitim kalır. Dillere karşı çok yeteneklidir. Poe, Latince’nin yanı sıra Almanca ve Fransızca öğrenmiş, İspanyolca ve İtalyanca dillerinde yol almıştır. Bir aylak ve bohem için fazla iyi eğitimlidir. Buna karşın, yetenekleriyle hemen göze çarptığı üniversite hayatı kumar, alkol ve babalığıyla para konusundaki çatışması yüzünden yarım kalır. Ardından ömrünün en düzenli yıllarını geçireceği orduya, beş yıllığına yazılır. On sekiz yaşındadır. Artık, Birinci Topçu Birliği’nin bir askeridir. Bir ara birliği, aşağı topraklarda, yani Güney Caroline’da, Charleston açıklarındaki Sullivan Adası’nda konaklar.  Orada bir doğabilimciyle tanışır. (Altın Böcek adlı öyküsündeki Fransız kahramanı bu doğabilimcidir. Definenin bulunmasında kullanılan harita ve ilginç şifreye gelince, bu bilgilerin askerlik deneyimiyle hesaplandığını söylemek yanlış olmaz.) Doğaya ve doğa bilimlerine yakınlığı ve ilgisi yanında o konuda sahip olduğu bilgi birikimine hayran kalmamak elde mi?  Ama askerlik onun yapısına uygun değildir.  Yüklü bir tazminat ödeyerek ordudan da ayrılır. Babalığı John Allan, tazminatı asla ödemez ve ölüm döşeğinde bile Poe`ya karşı yumuşamaz. Allan’ın ölümüyle Poe ikinci kez yetim kalır. Edebî yeteneğini hor gören babalığından intikamını daha sonra, The Bussiness Man, adlı öyküsüyle alacaktır.

            Poe için artık kendi parasını kazanmak için ömrünün sonuna kadar sürdüreceği eleştirmenlik/yayıncılık dönemi başlar. Jeffrey Meyers’ın Edgar Allan Poe - His Life & Legacy adlı kapsamlı biyografisinde aktardığına göre şair (zihinlerdeki `aylak` imajının aksine) çok çalışkan bir editör, sıkı bir okurdur. Yazdığı kitap eleştirilerinde sözünü sakınmaz, bu `dürüst` eleştiriler ona çok sayıda düşman kazandırır. Henüz metinlerarasılık edebiyatta bilinmezken öykülerini ve şiirlerini başka kitaplara göndermelerle, onlardan alıntılarla donatmaya bayılır. O yıllarda bir yandan da geçmiş mutlu günleri hatırlamanın kederini tanımaya başlar ve unutuşu içkide bulur. Teyzesi ve yedi yaşındaki kuzeni Virginia’yla birlikte yaşamaya başlar. Poe`nun yapıtlarındaki ‘saf güzellik’, ‘ölü güzel kadın’ gibi baskın izleklerde belirleyici olan Virginia on üç yaşına geldiğinde evlenirler.

            Kısa yayıncılık hayatında Doğu yakasının büyük şehirleri (Richmond-New York-Philadelphia-Baltimore) arasında mekik dokur. Editörlük kariyeri boyunca ayırdına varmadan da olsa çağdaş okuyucunun beklentileri konusunda çok şey öğrenmiştir. Yazmak dışında hiçbir uğraştan para kazanmayı başaramaz. Amerikan edebiyatının, geçimini yalnızca kalemiyle sağlayan ilk yazarı olur. Çalıştığı dergilerde yorulmadan öykü ve şiirler yayımlar. Özellikle Usher Evi`nin Çöküşü, adlı öyküsü, ilk öykü kitabı Grotesk ve Arabesk Öyküler`in yolunu açar. Poe, yayımlanan şiirleriyle kazanamadığı saygınlığı öyküleriyle elde eder. Kitap çıkınca Coleridge ile kıyaslanır, Boston Nation dergisi, onun geleceğin okurlarına seslendiğini duyurur. Kitap çok satmasa da tek romanı A. G. Pym`in yaşattığı hayal kırıklığından sonra Poe`ya ihtiyacı olan saygınlığı kazandırır.

            Bu sayede Dickens ve Hawthorne’la tanışır. (Ne ki Dickens, ona verdiği İngiltere`de yayıncı bulma sözünü tutamaz.) Arkadaşı James Russell Lowel’a şöyle demişti Poe: “Hayatta iki şeyi çok istedim: Uluslararası Telif Yasası`nın çıkması ve aylık bir dergiye sahip olmak.” Söz konusu telif yasası, ancak Poe`nun ölümünden kırk bir yıl sonra çıkar. (Poe, hayatı boyunca toplam sadece 6200 dolar kazanabilmişti.) Aylık dergi hayaliyse asla gerçekleşmez. Adını Stylus koymayı düşündüğü dergisi için ölümüne kadar topladığı malzemeler hiçbir zaman yayımlanmaz. 1847de karısı Virginia yirmi beş yaşındayken ölür. Karısının ölümüyle çok sarsılır. Aslında, bu tragedya, koyu ve karanlık bir gölge halinde onun yapıtına çöreklenir.  Ölüm, uğursuzluk, korku izleklerinin onun öykülerinde sık sık görülmesi, belki bu nedene bağlanabilir.* Bu ölümün ardından Poe`nun yayımladığı son şiir `Annabel Lee’ olur. Şairin hayatına giren başka kadınlar Annabel Lee`nin kendileri olduğunu öne sürseler de şiirde anlatılan, Virginia’dır. ‘Ölü güzel kadın imgesi’ ilk kez Poe`nun bir şiirinde ölümü aşıyordu. Kalan iki yılını dergisi için para arayarak geçirir. Baltimore`da bir gece sokak ortasında genç bir yayıncı tarafından bulunduğunda beş parasızdır. Halüsinasyonlar görüyor, anlaşılmaz dualar mırıldanıyor ve Virginia’yı hayatta sanıyordu. Bulunduktan beş gün sonra 7 Ekim 1849’da ölür.

Poe`nun mirası

Edgar Allan Poe, yazdıklarının edebiyat tarihinde meydana getirdiği kırılmayı göremedi ama az çok seziyordu. Örneğin, ünlü şiiri Kuzgun’a bugüne kadar yazılmış en iyi şiir diyecek kadar güveniyordu yeteneğine. Bugünün popüler edebiyat türlerine açtığı yolun yanı sıra, edebiyata etkinin birliği ilkesini miras bıraktı: Buna göre:

  1. Bir öykünün başlangıç ve son bölümlerinin birbirine mutlak biçimde bağlı olduğunu ve öykünün içinde her bir ögenin anlamlı bir biçimde var olduğunu, rastlantıya yer olmadığını belirtir.
  2. Öykünün okunmasındaki optimal süredir.  Öykü bir oturuşta okunup bitirilmelidir.
  3. Her öykü açıkça dile getirilmemiş bir gizli anlam taşımalıdır.
      Öyküde bütünsellik etkisinin elde edilmesi için önceden sağlamlıkla örülmüş bir plan                                        oluşturmak gerekir. Öykünün birinci cümlesinden başlayarak son cümlesine kadar utarlı bir biçimde birbirine eklemlenecek tüm anlatı öğeleri öylesine, rastlantısal         biçimde yapıya katılamaz.
  1. Eğer ilk tümce son izlenimi uyandıracak biçimde yazılmamışsa daha baştan yapıt başarısız demektir. 



            Şimdi, bu bilgiler çerçevesinde ilk ve tek romanı olan Nantucketlı Arthur Gordon Pym’in öyküsü’nü yakın merceğe alalım.

            Olay örgüsünün yoğun olduğu, mitolojinin, sembolizmin, yer aldığı bu kurgusal hikâyede Poe, kötü kaderli Pym’in bir deniz macerasını anlatır. Poe alay ve belirsizlikle, müphem ve başka yan anlamlar da taşıyan ögelerle donattığı bu kurgusal hikâyeyi “ben” anlatım tekniği ile gerçekmiş gibi okura sunar. Poe bu eserini en yoğun verimlilik çağında ele almıştı. Ama ne yazık ki onun için maddi ve kişisel sıkıntılar dönemiydi aynı zamanda. Yayınevinin yoğun yazı işleri ile ilgili olsa da, öykülerini yayınlatma kaygıları taşısa da bu yoğun çalışma döneminde bu eseri yazmaktan kendini alamaz. O sıralar Virginia eyaletinde Southern Literary Messenger adlı bir yayın evinin editörlerinden biridir. Bu dönemde yaşamı da yoğundur. Kuzeni ve nişanlısı Virginia Clemm’i ve teyzesini Baltimore’den Richmond’a yerleştirme telaşındadır.  Maddi sıkıntısı yokmuş gibi bir de onların geçimini sağlamayı üstlenmiştir. Yayınevinde çalıştığı bir yıl zarfında Poe yüz dergiden fazla yayın çıkarır. Bu dergilerin yanı sıra Autography başlığı altında yetmiş altı makale ele alır. Editörlük, redaktörlük, yayınevindeki üstlendiği yazışmalar ve bu gibi gündelik işler epey zamanını alır. Aralık 1835’te yayınevinin baş editörlerinden biri konumuna gelir.

            Pym’in öyküsü ilk Ocak ve Şubat 1936’daki dergilerde yayımlanır. Ekim ve Kasım sayıları geç yayımlanır. Aralık sayısı hiçbir zaman basılamaz. Basılamayınca Poe, Ocak 1837’de yayın evinden ihtar alması ile editörlükten ayrılmaya, serbest yazar olarak yazın hayatını sürdürmeye karar verir. Nişanlısı ve teyzesi de New York’a yerleşirler. 1837 ve 1838 arasında yaşamı hakkında çok az bilgiye sahibiz. Fakat o sene enflasyondan dolayı dergilerin basılamaz oluşu Poe’ya ekonomik bir yıkım getirir. Geniş bir okur kitlesine sahip olması için yayıncılar, onu, küçük küçük öyküler yazmaktansa roman yazmaya ikna ederler. Böylece Pym şekillenir. Ancak okur karşısına çıkışı 1838 Temmuz’unda olur. Bu zaman zarfında Pym’i tekrar ele alır. Bölümler arasına gerilim koyar. Birkaç dergide hakkında yazılar çıkar. Çok kısa bir süre için rağbet gören bir eser olsa da yavaş yavaş okurun ilgisi kaybolur.

            Romanın konusu şöyle gelişir:  Pym macera düşkünüdür. Massachusetts’te yaşar. Bir deniz kaptanı olan Bay Barnard’ın oğlu Augustus ile yakın arkadaştır. Augustus’tan babası ile birlikte balina avına çıktığını ve güney Pasifik Okyanusu’ndaki maceralarını duydukça ister istemez arkadaşının anlattıklarından etkilenir. O da denize açılmak için büyük bir arzu duymaya başlar. Maceracı ruhlu Pym arkadaşı Augustus’u da ikna ederek onunla beraber Ariel adlı 75 dolarlık yelkenlisi ile denize açılır. Rüzgâr sert eser. Yelkenliye bir balina gemisi çarpar. Kurtarılırlar. Fakat maceraya atılma fikri hiçbir zaman aklından çıkmaz, ta ki bir gün yaşadıkları faciadan on sekiz ay sonra bir deniz şirketinin balina avı için hazırlanmaya başladığını, geminin idaresinin Bay Barnard’a verildiğini ve Augustus’un da onlarla beraber gideceğini öğrenene kadar. Gemi yolculuğa hazırlanırken Augustus, Poe’nun seyahat hayallerini bildiğinden onu böyle bir yolculuğu gerçekleştirmek için ikna etmeye çalışır.  Bu onun için mükemmel bir fırsattır. Augustus’un söyledikleri gerçekten ilgisini çeker. İki arkadaş bir plan yaparlar. Planlarına göre gemi yola çıkmadan iki gün önce Pym’in babası, Bay Ross adındaki bir akrabalarından bir mektup alacaktır. Bu mektupta Pym’in babasından Pym’in oğulları ile iki hafta geçirmesini isteyecektir. Augustus bu mektubu yazıp babasına ulaştıracaktır. Güya New Bedford’a doğru yola çıkmak için ayrılacak ama arkadaşıyla buluşacaktır. Augustus ona gemide saklanacak bir yer de ayarlamıştır. Saklanacağı yerde dışarı çıkmak zorunda kalmadan günlerce yaşayabilmek için gerekli her şeyi sağlayacaktır.

            Sonunda haziran ortası gelir çatar. Her şey ayarlandığı gibi yürür. Mektup yazılıp gönderilmiştir. Güya New Bedford’a yola çıkmak üzere evden ayrılan Pym, sokak köşesinde onu bekleyen Augustus ile buluşup teknenin yolunu tutar. Planlarına göre Pym’i Augustus bir kabinde dört gün boyunca saklı tutar. Odada dört günlük yetecek yiyecek- içecek bulunur. Dört gün geçer. Augustus gelmez, açlık, susuzluk ve havasızlıkla boğuşmaktadır. Pym geminin sallanmasından okyanusa oldukça açılmış olduklarını anlar. Bu arada gemideki denizcilerin isyan ettiklerini, kaptanı da küçük bir sala bıraktıklarını öğrenir.

            İsyancıların niyeti korsanlık yapmaktır. Verd Burnu adalarından Porto Riko’ya gitmek isteyen bir geminin önünü kesmek isterler. Bu telaş içinde kimse Augustus’la ilgilenmez. Augustus’un bağları çözülmüştür. Denizcilerden biri Dirk Peters, Pym ve Augustus’a saklanmaları için yardım eder, onlara yemek tedarik eder. Tüm tayfa öldürülmüştür. Yalnız isyancılardan Parker hayattadır. Çıkan sert rüzgâr yelkeni parçalar. Bu fırtınadan sağ çıksalar da açlık hayati bir engel olarak karşılarına çıkar. Umutsuzlukla, ölüm kalım savaşının pençesine düşerler. Parker’ı öldürmeye ve onun etini yemeye karar verirler. Bu arada rüzgâr dinmek yerine gittikçe şiddetlenerek kasırgaya dönüşür. Kurtulma şansları yok gibidir. Augustus ağır bir yara alır ve kan kaybından ölür. Cesedi denize atarlar. Balinalar cesedi vakit kaybetmeden parçalarlar. Peters ve Pym ise gemi diplerine yapışan bir çeşit midyeyi yiyerek hayatta kalmayı başarırlar. Bir mucize eseri Jane Guy adındaki Liverpool’dan kalkan bir ticaret gemisi onları kurtarır.

            Bu ticaret gemisi Antartika’ya gitmektedir. Kötü hava şartları onları Tsalal adasına yönlendirir. Bu adada garip ve katil ruhlu yerli halkla karşılaşırlar. Korkunç bir vahşete tanık olurlar. Adada gördükleri her şey siyah renktedir. Yerli halkın beyaz renge tahammülü yoktur; beyaz görünce öfke nöbetlerine tutulurlar. Beyaz adamları adalarından yollamak için toprak kayması yaratırlar. Gelen yabancıları adadan dışarıya, gemiye doğru yönlendirirler. Peters ve Pym tutsak alınırlar. Şans eseri küçük bir sandal bulup adadan kaçmayı başarırlar. Güneye doğru yol alırlar. Sıcak bir suya girerler. Gittikçe uyuşukluk içindedirler ve üzerlerine külümsü bir madde yağar. Bir sis perdesinin içindedirler. Karşılarına bir yarık açılır. Yollarına kefenli bir insan çıkar. Normal bir insandan çok daha uzun boyludur. Teni de kar beyazıdır.
Burada anlatı biter. Poe bundan sonra anlatıya not ekler. Bu notta Pym’in öldüğünü ve son bölümlerin eksik olduğunu yazarın ağzından dinleriz. Anlatılan hikâyenin Pym tarafından bize aktarıldığını, geri kalan kısmını ise yazar Poe’nun tamamladığını okuruz. Böylece bu roman üst kurmaca tekniğinin uygulandığı eserler arasında yerini almış olur.

            Eleştirmenler Pym’in öyküsünde muhtelif temalar olduğunu ileri sürmüşlerdir. Psikoloji, mitoloji, tarih, tabiat bilgisi, din bilgisi, arkeoloji, astronomi ve denizcilik gibi. Çoğu eleştirmen ölüm ve yeniden doğuş teması üzerinde durur (Her olayda ölümle burun buruna gelen ve tekrar yaşama dönen Pym.) Hayatta kalma romanda bir rastlantıya dayandırılmıştır. Kahramanlar olaylar karşısında engel göstermezler. Sadece olayları geldikleri gibi yaşarlar. Aldanma, hayal kırıklığı başka bir temadır (Pym’in saklanması ve Augustus’un ona yardıma gelememesi, kitabın sonunda çıkan beyaz kefenli insan gibi.). Tsalal adasına girince orada Babylon’a benzer tarihî kalıntılarla karşılaşır. Adadaki yerliler İncil’de bahsi geçen kabileleri çağrıştırır. Bazı eleştirmenler Pym’nin yolculuğunu embriyonun ana rahminden yeryüzüne çıkışını simgelediğini söyler. Kimi eleştirmen ırk sorununa değinildiğini, siyah ve beyaz sembolizmi yansıttığı görüşündedir. Günümüzde çoğu eleştirmen anlatının kurgulama boyutuna değinir. Poe’nun inceden inceye, özenle planlanmış bir çeşit bilmeceli oyun olarak kurgulandığına dikkat çeker.

            Son yüzyılda Poe’nun bu romanı eleştirmenlerce değişik evrelerden geçti. Poe Pym için çok saçma bir kitap olarak söz eder. İlk yayımladığı 19. yüzyılın ortalarında ihmal edilen, dikkate değer bulunmayan, edebî bir muziplik olarak nitelendirilen bu eser, 20. yüzyılın ortasında Poe’nun en çok üzerinde tartışıldığı eseri olarak karşımıza çıkıyor.

            Bazı eleştirmenler dili kullanmaya ve gotik edebiyata iyi bir örnek olarak bu romanı gösterir. Günümüz eleştirmenlerini en çok ilgilendiren, Pym’in bu yolculuğunu anlatış şeklidir. Anlatıyı keserek, delerek söze girişmesi, anlatıyı başka yöne çekme becerisini öne çıkarırlar. Bu doğru bir tespittir. Anlatıyı okudukça sanki anlatı yiter, gerçekle algı arasındaki kat kalınlaşır, serüvenin peşine düşerken anlatının özünden uzaklaşırsınız. Sonsuz sayıda olay örgüsü anlatı zemininde döne döne yayılır. Fal taşı gibi açılmış gözlerle serüvenden serüvene sürüklenirsiniz. Bir örümcek ağı gibi sonsuz sayıda olay sergilenmiştir ve siz okur olarak bir bütüne varmayı hedeflersiniz. Bazen coğrafi, bazen arkeolojik bir bilgi devreye girer. O karmakarışık ağı bir türlü yakalayamayacakmışsınız gibi gelir. Anlatı hiç durmamacasına akıp gider. Anlatıda sanki hiçbir düzen yoktur, sadece yaşanan olayın heyecanı vardır. Sonsuz bir anlatı boşluğunun etrafında dolanıp duran uçsuz bucaksız bir baş dönmesi, sonsuz bir girdabın çevresindeki devinimi duyumsarsınız. Anlatılar, birbirlerine karıştıkları nehri unutan, hiç durmadan değişerek, sonsuzca sınırsızlaşan suların kıvraklığıyla akar gider. Asla varılamayacak bir yere yetişmek istercesine devinimden devinime, belirli bir mesafeye tutunup okumaya, hiç bırakmamacasına tutunursunuz.

            Dramatik anlatım gücü, ayrıntı ve gözleme düşkünlüğü, kolay kolay çürütülemeyen mantığı ve büyük çözümleme yeteneği, Poe’yu polisiye öykünün olduğu kadar bilim kurgu örneğinin de öncüsü yapar.* Okurda panik duygusunu en üst düzeye çıkaracak bir biçimde okuru tek bir konu üzerine odaklanmasını birbiri ardına gelen imgelerin etrafında sağlar. Okur üzerinde istediği tepkiyi, korku dozunu ve heyecanı yaratan bir anlatım biçimini kavramış olması ona başarıyı getirmiştir. 

            Poe iyi şiirin ve öykünün kısa olması gerektiğini genç yaşta anlamıştı; ne yazık ki hiçbir uzun yapıtını tamamlayamadı. Edebiyat tarihine, Sherlock Holmes’in’n atası sayabileceğimiz Auguste Dupin (Morg Sokağı Cinayeti) ve Roderick Usher (Usher Evi`nin Çöküşü) gibi iki unutulmaz karakteri hediye etti. O harfinin/sesinin kederine inanıyordu. Uzun bir ‘o’ harfi gibi okunan kendi adı da İngilizcede (poetry) ‘şiir’ sözcüğünün yarısıydı. Baudelaire’i derinden etkiledi. Claudel kendisine hayranlık, Paul Valery saygı duyuyordu, onda “bir matematikçinin ışıklı zekası”nı buluyordu. Mallarme Poe’nun Mezarı’nı yazdı. Rilke, Henry James, Kafka, Auden ve daha birçok edebiyatçı ondan etkilendiklerini söylemekten çekinmediler.

            Poe'nun yalnızca kırk yıl süren yaşam öyküsünü okuyunca insan hüzünlenmeden edemiyor.  O insanoğlunun yüreğindeki karanlık bölgeye ışık tutuyordu. O bölgede korkusuzca yürümeyi deniyordu. Poe'yu ölümsüz kılan, sapkınlıktan erdeme, bencillikten özveriye, korkaklıktan kahramanlığa, şefkatten vahşete kadar birçok güdü ve duyguyu içinde barındıran insan yüreğinin karanlık yüzünü anlatma çabasıydı.  Öncülüğünü yaptığı polisiye ve cinayet öyküleri, H. G. Wells’in yolunu açan bilim kurguyu andıran öyküler üzerinde üstün bir başarı yakaladı. Ölümünün üzerinden 150 yılı aşkın bir süre geçmiş olmasına rağmen Poe'nun metinleri hâlâ yaşamayı, insanları etkilemeyi sürdürüyor.



7 Ocak, 2010



Kaynakça
·         Ugur Kökden, E . A. Poe’nun Karanlıktaki Yüzü, Adam Öykü, Temmuz l999
·         **  Sevinç Özer, Kısa Öykü Kuramının Manyetik Alanı:  Poe’nun “Tek Etki” kuralı, Adam Öykü, Temmuz 1999
·         ***Nedret Tanyolaç Öztokat, Fransız Yazınında E.A. Poe imzası, Adam Öykü, Edgar Allan Poe özel sayısı, Temmuz 1999
·         ****Criticism: Nineteeth-Century Literary Criticism: The Narrative of Arthur Gordon Pym, internetten
·         *****Vuslat Taş, Gotik Yazına Ufak bir Bakış, internetten


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder