27 Aralık 2013 Cuma

Evvel Zaman İçinde Bir Çöl Çiçeği Masalı



Cebile anlatmaya başladı.

            “Evvel zaman içinde, çölün ortasında kırmızı giysileri ile aniden ortaya çıkan ve   kaybolan bir adam varmış...”
            “Peki, eskiden böyle biri yaşamış mı?”
            “Çok eskiden yaşayan bir kralmış.”
            “Yaa.”

            “Cebile, masalı anlatmaya devam etti.  Hatem’in bu kadar ilgi duyması masalı    sevdiğini gösteriyordu.  O da elinden geldiğince süslü tümceler kurmaya çalıştı,    olabildiğince düş gücünü kullandı.” (s. 328)

            Yazarın anlatacak tek bir öyküsü vardır. Ama yazar anlatacağı bu öyküyü (tek bir malzemeyi) hemen düz bir anlatımla anlatma telaşı içine girmektense sınırsız anlatı malzemesini de katarak, ikinci derecede önemli, önemsiz ayrıntılara girerek kendine geniş bir anlatı alanı açmaya çalışır. Bu alan açıldığı anda okur artık okuduğu metnin, yazar da anlatmak istediği öykünün büyüsüne kapılmış demektir. Ne yazar, ne de okur kitabı kolay kolay ellerinden bırakmayacaktır. Ortam yaratılmıştır. Metin iç içe örülmeye başlanır. Okuma serüveni ile yazma serüveni de beraber yol almaya başlarlar.

            Başlangıç sahnesi Güney İspanya’nın Malaga Limanı’dır.  Bu sahne, roman türünün ilk örneklerinden beri özdeşleştiği yolculuk sürecinin başlangıcıdır. Okur bu okuma eyleminde tıpkı roman kahramanı gibi sıradan bir yolcudur. Okur bu okuma serüveninde anlatı dünyasının da yaşam kadar sonsuz olduğunu keşfetmek üzere yola çıkmıştır. Okurken saatin zamanından da kopmuştur. Daha ilk sayfalarda farkına varır ki elinde tuttuğu kitap 1788 yılında geçer. Bir başka zamandan söz edecektir. Bir başka zamanda ve mekânda asılı duran bir dünyada yaşıyormuş gibi okuyacaktır bu romanı. Ama olsun, iyi bir hikâyeye benzediğini düşünür. Yavaş yavaş bu öyküyü okumaya kaptırır kendini. Karakterleri, kahramanları tanımaya başlamasıyla bu öykünün, şimdiye dek okuduğu öykülerdeki gibi her şeyi bilen ve gören Tanrı anlatıcının ağzından anlatılmakta olduğunu keşfeder.

            Romanın ana konusu,  babasının ölümü üzerine İspanya’dan annesinin memleketi olan Cezayir’deki Sepetçiler köyüne yerleşen roman kahramanı Fatma’nın orada yaşayan insanlarla ve taşlaşmış toplumsal ilişkiler arasındaki çatışmasıdır. Bu süreçte, yabancılaşmanın kendisi de sorgulanır hale gelirler. Çünkü insanlar, bireyler ve topluluklar birbirine ne kadar yabancı olursa, birbiri için o kadar da bilmecemsi hale gelir. Fatma’ya, yeni geldiği köy, karşısına çıkan her şey “kapalı” bir alandır. Kalın, ağır kapılar ardında küçük bir dünyaya adım atmıştır. “Köy” apansız etrafına kapanmıştır.  Artık köy onun bir parçası, onun bir boyutu olur.  Dünyası değişen Fatma’nın hayatının da değişmesi doğaldır. Etrafı gülünç düşmekle yadırganacağı için konuşamadığı sayısız insan, hatta satın alamayacağı mallarla dolu dükkânlar- hepsi geri çevirir onu.  Köye yeni gelmiş olan Fatma’nın gözünde bu dünya gizemli olduğu kadar yasakların kışkırtıcılığıyla doludur.



            “Gideceğin yerin adı çöldür.  Orada bedeninle ve ruhunla uyum içinde olmak      zorundasın.” (s.189)

            “Çölün kendine özgü yasaları vardır.  Her kum tepeciği, gördüğün her karış kum, bir      kişiliği yansıtır.  Avuçlarında dağılarak kaybolan kum tanecikleri acıyı, yalnızlığı dile          getirir.  Üzerinden geçmek zorunda kaldığın kum yığınları da beden dilinin ortaya          çıkmasını sağlar.  Sessizlik ve çöle duyarlılık ise çok önemlidir.  Yapman gereken en    önemli şey ise, çölün yasalarını anlamak ve onlara uyum göstermektir.” (s.8)

            “Çölü tanımak, koklamak, onunla konuşmak, dost olmak gerekiyordu.  Kumların,            kayaların, sessizliğin ve topyekûn hareket eden çölün içinde bir ayrıntı olmalıydı.            Küçük bir ayrıntı iken yakaladığı anlamı bütüne getirerek, çölü tanıyabilir ve onunla dost olabilirdi.” (s.22)

            Fatma bu ücra köyde insanlığın ileri doğru devam ettiği yoldan da kopmuş olduğunu anlar.  Artık dünyadan eli eteği çekilmiştir. Egemen düzene kolayca uysa hiçbir sorunu olmayacaktır.  Atalarından kalma, tutuculuğun yıkılmaz zemininde, miras kalan değerlere tavır alır. Dinin yüce yargıç olarak köy insanına egemen olduğunu görür. İmam o dünyanın (köyün) iktidarının işaretidir. Dinin o sihirli etkisinin silinemez olduğunu görür. İktidar imamdır; köyde mutlak güce dönüşmüştür. Bu köyde sadece emirler ve kurallar vardır; köy bir itaat dünyasıdır. Kadının özgürlüğüne yer yoktur. Kadın din baskısı sonucu kimliksizleştirilmiştir.

            Din kendi seçmediğimiz, bize verilmiş bir şeydir.  Dinin insana tamamen egemen olduğu değerleri sorgular Fatma. ‘Düzen’, ‘sadakat’, ‘özveri’. Bu kavramlar Fatma için değerlidir.  Ama neyi temsil etmektedirler?  Ne için özveride bulunacaktır?  Hangi düzeni talep edecektir? Bu konuda hiçbir şey bilmez. Din boş inançlardan başka nedir? Cevabı olmayan ama itaat edilmeyi talep eden bir zorunluluk mudur?

            Günlük köy hayatının sıkıcılığı içinde hayaller, düşler ve masallar önem kazanır. Bu masal dünyası tek bir gerçek üzerine dayalıdır. Göreceliği, kuşkuyu, sorgulamayı tanımaz. Oysa yazarın yazmakta olduğu, bir romandır. Romanın çok anlamlı ve görece dünyası, masal dünyasından tamamen farklı bir hamurdan yoğrulmuştur. Masal daha önce söylenmiş olanın ardındadır.  Romanın özünde yeniyi keşfetme yatar. Her yazar, kendi romanını, kendi biçimini bulmak zorundadır. Hiçbir reçete bu durmak bilmeyen araştırmanın yerini tutamaz.  Çünkü yaratılmış bir kitabın kuralları yalnız o roman için geçerlidir. Sanatçının görevi, önceden bilinen bir doğruyu anlatmak değil, ortaya henüz bilinmeyen sorular atmak, cevaplar üretmektir. 

            Romanı anlatan her şeyi bilen; her yerde bulunan; aynı anda her yana yerleşen, aynı anda nesnelerin hem doğrusunu hem tersini gören aynı anda hem yüzün hem bilincin hareketlerini izleyen, aynı anda her serüvenin hem şimdisini hem geçmişini hem geleceğini tanıyan Tanrı anlatıcı olsa da romanı tasarlayan yazar, başlangıçta eserinin kestirilemeyen içeriğini oluşturmaya çalışacaktır. İlk başta karanlık ve belirsiz bir alandan, sonuçta özgürlük ülkesine, aydınlığa kavuşacaksa da daha başında bunu kendisi de bilemez. Bu açıdan roman, yazma bir yolculuktur. Yazar dinlediği bir masaldan büyülenmiştir. Daha sonra onu genişletip derinleştireceğini düşlemiş ve yazmaya girişmiştir. Anlam mı?  İsterseniz çocukluk günlerine adanmış, o günlere dair çıktığı bir düşsel imgeden yola çıkmıştır, diyebilirsiniz. Anlam düşten önce yoktur. Düş anlamdan önce ona gelmiştir. Yani romanı kendi hayal gücüne bırakarak yazacaktır. En önemlisi de çözülecek bir bilmece gibi değil. Sadece yazının büyüsüne, anlatmanın tılsımına yakalanan bir yazar gibi. Çünkü romanın gerçeği gizlidir, yakalanamaz, telaffuz edilemez. Sadece hissedilir. O da öyle yapar. Çünkü bir masalı çözeceğim diye onu öldürmek istemez.  Öldürmez de. Tufan Erbarıştıran bizi romanın hayali dünyasına kapılmaya, onu zaman zaman gerçekle karıştırmaya yönelten, naif bir tavır sergiler.

            Yazarlar metinlerinin masum çocuklarıdır. Yazıya girerken yazar nereye gideceğini bilemez. Bu anlamda, romanların dünyasında onlar da okur gibi yolcudurlar.

            Daha ilk satırlardan bir yitiklik duygusu, bir yok oluş sarhoşluğu içinde olayın satırların arasından kayıp gittiğini de duyumsar. Artık yazmaya giriştiği öykünün sonunu bulmak için her türlü zahmete girecektir. Bu noktada gerek okur gerek her şeyi bilen ve gören Tanrı anlatıcı rolünü üstlenen yazar öykünün sonunu getirmek için can atmaktadırlar.

            Bu anda yazarın tek güdüsü öyküsünü okuruna herhangi bir hayat felsefesi kabul ettirmeye kalkışmadan, öyküleri üst üste yığarak öyküsünü anlatmak isteğidir. Bir ağacın dal ve yaprakları gibi birbiri içine giren, birbirleriyle örtüşen öykülerdir bunlar.

            Okur için, durmadan belirip kaybolan öyküleri izlemekten başka yapacak bir şey yoktur artık.  Öykünün sonunu okuyamamak çileden çıkaracaktır onu. Bu arayış sırasında sürekli yeni öykülerle buluşmak kaçınılmazdır. Okurken olayların sandığından da karmaşık olduğunu görür. Bu arada yazar, okura yeni yeni olaylar sunarak kendine öykülerle dolu bir alan yaratır.  Bu alan içinde okur her yöne, hep aynı yoğunlukta anlatı malzemesiyle karşılaşacağı bir alan bulur. Böylece ana öykünün sayısız küçük öykücüklere ayrıldığı geniş bir alan oluşur. Bu alan anlatı sanatının tüm hilelerini de içinde barındıracaktır.

            Böylece okur ve yazar arasındaki en eski bağın sonsuz öyküler zinciri olduğunu görürüz. Bu öyle bir bağdır ki kimse onu kıramaz. Ne okur ne de yazar. Öyküler öyküleri, onlar da başka öyküleri doğururken yaşamı zenginleştirmek için elimizde öyküden başka bir şey olmadığını söylemektedir yazar. Ayrıca yazar da okunma arzusuyla, okuruna kavuşmak için çırpınmaktadır. Böylece okur ile yazar bir anlamda birbirlerini tamamlarlar. Tıpkı yaşamın ve sanatın birbirlerini tamamlamaları gibi. Okur ile metin arasında bir ilişki kurulduğu bu tabanda bir şeylerin sonsuza kadar değişeceğini artık okur anladığı gibi, yazarın bir yalanın gölgesine girerek kendini yarattığını anlasa da, yazar kendi varlığını sağlama almıştır artık.

            Bir anlamda, yazının çerçevesinin hiçbir zaman kapanmayacağının, dolayısıyla yazar-okur diyalogunun da hiçbir zaman bitmeyeceğinin göstergesidir bu. Yazar, anlatı boyunca uygun bulduğu her fırsatta, konuyu başka alanlara saptırır; gittikçe genişleyen bir anlatı yelpazesini kapsar. Okur baş döndürücü bu öyküler girdabının içindedir artık. Anlatı bir kurmaca metin olduğuna göre, yazar da bu kurguladığı metinde oyun içinde oyun, öykü içinde öykü kurgulamaktan kendini alamaz.  18. yy. da yazılmış en ilginç romanlardan biri olan Tristam Shandy’nin yazarı Laurence Sterne kurgunun tümüyle sapmalara yaslandığını, sapmaların yazarın özgürlüğünün elle tutulur kanıtları olduğunu,”Sapmalar, tartışmasız okumanın güneşidir, hayatı ve ruhudur.”  sözleriyle açıklar.

            Yazar, yazılı sayfaların ötesinde kurmaca bir dünya olduğunu göstermek ister okura. Bu dünya, değişmez tavırların taşıyıcısı masallar, mitler ve söylenceler dünyasıdır. Masallar kayıp bir zaman düzeninde durağanlığın, değişimin gereksinimi duyulmayan bir dünyada yaşam bulur. 

            Romanlar ise keşfetmek, araştırmak, sorgulamak üzere yazılan değişim araçlarıdır. Roman, bitmeyecek arayışların, sürekli sorgulamanın, huzursuzluğun ve çözüm arayışlarının anlatısıdır. Roman bir kez yazıldıktan sonra, özgürleşecek, edebiyat dünyasına mal olacaktır.

            Roman yazmak bir anlatı yöntemidir. Hem yöntemdir hem de yazma ediminin gerçekleşmesidir. Yazar yazmaya (yola) koyulur koyulmaz, güzergâh kat edilmiş olur.  Önemli olan yoldur, yol almadır. Kuşkusuz yazar, yol ayrımlarını kendi seçecek ama bazen geri dönüp başka bir yol tutacak; iç içe girmeler, karışıklıklarla bu öyküde kaybolma hissini verecek ölçüde anlatıyı karmaşıklaştıracak, sınırları uçsuz bucaksız bir alan yaratacaktır kendine. Tıpkı çölün sonsuzluğu gibi. Bu sınırları belirsiz, simgeselliğe elverişli çöl ortamında güçlü, çok iyi eklemlenmiş bir anlatı geleneği vardır. Bin bir gece masalları… Bu masallar zamanın derinliklerinden gelen mitlerdir. Her masal yalnızca bir oyundur, yalnızca oyundan ibarettir. Umberto Eco, roman yazarının uçsuz bucaksız oyun alanı olduğunu şöyle ifade eder: “Çocuk oyun oynayarak yaşamayı öğrenir.  Oyun oynarken yetişkin bir insan olarak içinde bulunacağı durumları taklit eder.  Biz yetişkinler kurmaca anlatılar aracılığıyla, gerek şimdinin gerek geçmişin deneyimine biçim verme yeteneğimizi geliştiririz.”

            İşte tam burada şu soruyu sormak gerekir: Masalların bizim için anlamı nedir? Masalların bendeki tek yankılanışı şudur: Olaylar zincirinde sevilen ve merkezde bulunan varlığa ulaşmayı (romanın kahramanı) istemek ve ona ulaşamamak. Kâbusun belki de tipik bir biçimidir, çocuksu bir biçimidir bu:  anneye ulaşamama gibi, kaybolmuş, terk edilmiş bir çocuk gibi. Bir masalın okunabilir ya da okunamaz olduğuna nasıl karar verilebilir? Benim için Çöl Çiçeği Masalı’nın ortaya koyduğu soru şu: Masal nedir? Ve hatta daha da ileriye götürürsek soruyu şöyle de diyebiliriz: Oraya bir kere girilince oradan nasıl çıkılabilir?

            “Çölün kendine özgü bir dili vardı galiba.  Bu dili bilenler, sözcükleri, rüzgârın    soluğuna yazıyorlardı.  Böylelikle dağlara, taşlara, kumlara çarparak ilerleyen       üzgâr, her değdiği yerde bir miktar sözcük bırakıyordu.  İşte bunları bulmak, işlemek   ve yorumlamak ustalık gerektiriyordu.” (s.193)

            Roman da masal da oyunların ve varsayımların alanıdır. Her ikisinin de ruhu, karmaşıklıkların ve sürekliliğin ruhudur. Yazar, yazdıkça yeni oyunlar keşfeder. Hele bu bir masal anlatıcısıysa daha önce hiç görülmemiş durumlar aracılığıyla, insanı, insanın “çok, çok uzun zamandan beri” içinde taşıdığı masal anlatma olabilirliklerinin neler olduğunu gözler önüne serer.

            ‘Masal’ kabaca sınırlar çizerek tanımlarsak, geçmişteki olayların anlatımıdır.  Geçmiş, her ne olursa olsun, bütünü ile yazılı olarak kaydedilemediği için günümüze getirilemeyecektir.  Dolayısıyla geçmişin büyük bölümünün kaybolmuş olması olasıdır. Bu durumda masal anlatıcısı da kaybolmuş veriler içinde, kopuk bağlantılar kurmak yoluyla, geçmişi yeniden kurgulama işini üstlenmiştir. Masalcı, tatlı bir ses tonuyla konuşurken bir masal yazarı olmanın garip, tanımlanamaz duygusunu yaşar. Anlattığı masalın içinde yer almaya başlar.  Çöllerde geçen bir kızın uydurma hikâyesini dile getirirken o da aynı yerde yaşamaya başlar. Masalcı masalını kendi anlayışını, kendi duygularını katarak anlatır. Yüksek sesle, alçak sesle, severek, beğenilsin diye. Masal anlatıcısı da masal dinleyicisi de kendi dünyalarındadırlar artık. Biri gözleri kapalı masalı dinlerken öteki de anlattığı masalın yazarı olur.  Bir süre böyle gider. Ta ki masal bitene kadar. Masal anlatmayı şöyle anlatır bize Tufan Erbarıştıran:

            “Masal dinlemek çocuk ruhlu olan herkesin seveceği bir şeydir, önemli olan masalın       anlatılma biçimidir... Masal insan yaşamında önemliydi, düşlerimizi genişleten bir          sözcükler yumağıydı.  Üstelik onun içinde yer almak duygusu bile ürpertiyordu insanı.       Herkesin kendine özgü bir masalı olmalıydı.” (s.309)

            “...masalın ne kadar önemli bir şey olduğunu yeniden kabul etti.  Bir genç çocuk dayak yemeği belki de ölmeyi göze alarak masal dinlemeye geliyordu.  Bu müthiş bir        şeydi!  Harikaydı!  Belki bir gün kendisi de bir masal yazardı.  Şöyle içinde din ve    felsefe olan düzeyli bir masal olmalıydı.  Kendisini ikinci hatta üçüncü derecede             masala koyardı.  Her masal yazarı böyle yapardı.  Yazar kendisini gizlemeliydi ve            dinleyici onu merak etmeliydi; kişiliğini, yaşamını zevklerini, uğraşlarını... Bunların      dışında en çok da masalı niçin ve kime yazdığını... Masalı dinlemek kadar yazmak da     çok ilginç olmalıydı...” (s.314)

            “Masal dinlemek dünyanın en güzel anıydı, masaldan vazgeçemezdi.  Onu bambaşka      bir dünyaya götürüyordu masal;  dinlerken gözlerini kapattığında, kahramanların        yerine koyuyordu kendisini.  Onlarla birlikte canavarlara karşı savaşıyor, elinde kılıç,      atlara biniyor çölleri denizleri aşıyordu.  Çevresinde büyük bir saydı görüyordu,        fakirlere yardım ediyordu.  Masal dinlemek ne harika bir şeydi!” (s.327)

            “Eski bir söylenceye göre ağaçlar birbirleriyle konuşurmuş.  Hurma ağacı ile asma         anlaşamazlarmış hiç.  Bu yüzden araları daima iki servi boyu kadar aralıktır.  Zeytin        ağacı ise dut kütüklerine vurgunmuş.  Ceviz ile dut yan yana dikilirse daha çok verim     alınacağına inanılır.  Üzüm kütüklerinin yanına asla lahana dikilmez.  Nasıl buldunuz         ağaç öykülerini?” (s.249)

            “Dut taneleri neden karadır, bunu düşündünüz mü hiç?”
            “Hayır, bilmiyorum.”
            “Dinleyin öyleyse. Bir zamanlar, benim sizi sevdiğim gibi, bir erkek, genç bir kızı çok      sevmiş.  Büyük bir aşk yaşamışlar. Kızın ailesi bu evliliğe izin vermeyince genç kız dut            ağacının yanında, dev bir aslana kendini yem etmiş. Delikanlı ise kılıcını kaptığı gibi   aslanın kafasını uçurmuş. Sevdiği kızın başucunda ağlamış, ağlamış... O kadar çok        ağlamış ki dut ağacı daha fazla dayanamamış bu hüzün dolu görüntüye üzüntüsünden     kendini kapkara yapmış.”
            (s.249)


            Yazmak... Bir üretimdir. Yazar hazırda bulduğu malzemeyi alarak bunları iletmeye, bir ürün meydana getirmeye çalışır. Bu malzemeler içinde mitoslar, daha önce yazılmış eserler önemli bir yer tutar. Bu malzemeler yazarın gerçek olan tek zenginliğidir. Sevince, acıya, sevgiye de ancak onunla erer; onu hiç yitirmek istemez. Düşler kurar, yazar. Onun için yazmaktan başka bir şey yoktur dünyada. Yazmak, yaşamış olmaktır.


            Flaubert’e göre romancı eserinin ardında kaybolmak ister.  Eserinin arkasında kaybolmak demek, okurun gözü önündeki yazar rolünden vazgeçmek demektir.  Kimdir yazar?  Yazmak nedir?  İnsan düşünür.  Yazar düşünür.  Düşündükçe gerçekler elinden uçar gider.  Çünkü yazar da, insan da ne kadar düşünürse düşünsün düşünceleri birbirinden o kadar uzaklaşır.  Çünkü insan asla olmayı düşündüğü gibi değildir.  Roman da yazanın asla düşündüğü gibi olmamış, kaçıp gitmiştir elinden. Yazar düşündükçe yazar, roman geliştikçe kendi gerçeğini elinden kaçırır.  Avrupalı ilk romancılar yazarın bu durumunu görmüş ve kavramışlardır ve roman sanatını bunun üzerine inşa etmişlerdir, der Milan Kundera Roman Sanatı’nda.   Tufan Erbarıştıran da romanını Bir Çöl Çiçeği Masalı diye adlandırmakla, romanını masal geleneğine dayandırdığını, bu uzun anlatı dünyasına bizi sürükleyeceğinin imini verir.  Çölün ıssızlığında, tıpkı okumanın dinginliği gibi, okunacak, anlatılacak öyküler vardır.

            Çöl Çiçeği Masalı şöyle biter:

            “Hepimiz bildiğimizi sandığımız ama asla bilemeyeceğimiz bir âlemde yaşıyoruz.             Burası öyle bir yer olmalı ki gördüğümüzü, dokunduğumuzu, tat aldığımızı, hatta        yaşadığımızı sandığımız tüm bu şeylerin her biri önceden yazılmış olmalı. Bir başkası             tarafından, harflerle, kelimelerle, belki de bir masala dönüştürülmüştür.             Bilemiyorum...”


            Masal nereye kadar varır?  Roman nerede başlar? 



                                                                                                                            10 Haziran,2008



1 yorum:

  1. we don’t tell stories from a naturalistic perspective. we try to simulate nature’s point of view and we construct an artificial framework on which to hang our stories. in this wonderland stories neither begin nor end ... they fly freely as dandelions...

    YanıtlaSil