28 Aralık 2013 Cumartesi

Aşka Evet Demek Yoksullar Hanı - Tahar Ben Jelloun



Gönlümden hiçbir şeyi esirgemedim,
              ne bir aşkı, ne de bir sevinci’
       La pluie d’ete – M. Duras


        Sömürge sonrası dönemin en güçlü kalemlerinden Tahar Ben Jelloun Fas kökenli kendi kuşağının yazarları gibi Fransız dili ve kültürü içinde büyümüş bir yazar. Fas Fransız sömürgeciliğinden sonra da üzerindeki Fransız etkisini üzerinden silemez. Çocuklar da büyüyüp yazı yazmaya başladıklarında, genelde Fransızca’yı da Arapça ile beraber öğrenirler. Artık Fransız kokusu ülkenin her yerine sinmiş, Fransızca ikinci bir anadil olarak yaşamlarına girmiştir.
 
Fas’lı yazar Asiye Cebar da aşk şiirlerinin, sevda sözlerinin ona Arapça iç sesiyle fısıldandığını anlatsa da kalemi eline aldığında kendini Fransızca yazar bulur. Kuzey Afrikalı yazarların pek çoğu Asiye Cebar gibi yapıtlarını Fransızca vermişlerdir. Fransa’nın eski bir sömürgesinde yaşamışlar, Fransız kültürü de doğal olarak kendilerinin bir parçası olmuştur artık.  Bu yazarlardan hemen hepsi Fransızcayı bir kere öğrendikten sonra bu dili bir kenara bırakmanın zorluğunu anlatırlar. Tahar Ben Jelloun ‘Arapça benim karım, Fransızca ise sevgilim’ demekle iki dile de yetkin olduğunu ifade etse de, ikisinden de vazgeçemeyeceğini söylese de, iş yazıya gelince kendini Fransızca yazmaktan alamaz. Onu yazar yapan yolu izlersek Fransızca’nın onun için kaçınılmaz olduğunu görürüz. Fas’ta doğan yazar, öğrenci hareketleriyle, hapishanelerle geçen hayli çalkantılı bir gençlik döneminden sonra felsefe okumak üzere 1971 de Fransa’ya göç eder, sosyoloji ve sosyal psikiyatri okumaya başlar.  Paris’e gider gitmez ilk şiir kitabı ile edebiyat dünyasına adım atar. 1973’te Le Monde gazetesinde çalışırken ilk romanı Harrouda yayımlanır. Şair, romancı ve denemeci olarak göçmenler ve yersiz-yurtsuz kalmışlarla ilgilenir. Arkasından 1985’te yayınlanan ‘Kum Çocuk’ ve ardından bu romanın devamı niteliği taşıyan ‘Kutsal Gece’  ona 1987 Goncourt ödülünü getirir. Ben Jelloun bu kitabıyla Fransa’nın en prestijli edebiyat ödülüne layık görülen ilk Faslı yazar olur.

Ben Jelloun yazılarında yaşadığı Fransa ile doğup büyüdüğü Fas’a şaşırtıcı bir mesafeden bakmayı başarır. Bir kalıba girmeden, kendine Doğulu ya da Batılı demeyi reddeden, eski sömürgecinin diliyle Doğu’nun hikâyelerini söylemeye devam ediyor. O binlerce Kuzey Afrika göçmeninin sesidir artık.

Yoksullar Hanı,  ‘Bu kırgın bir adamın öyküsüdür’ diye başlar. Bu upuzun, bir yolculuğun öyküsüdür. Aslında bu yolculuk o ‘esrarlı bağı’ anlamaya çalışmak adına yapılmış, bir ‘hakikat’i anlama çabasıdır. Bu kırgınlığın nedeni Marakeş’te yaşamın tekdüze olması, kendi ihtiyaçlarını karşılayamamasıdır. Anlatıcı, elli yaşına merdiven dayamış, evli ve iki çocuklu bir edebiyat öğretmenidir. Fas’ta yaşadığı bu ‘basit yaşantı’dan kurtulmak için bir çıkış yolu ararken, Napoli Belediyesinin açtığı bir yarışmaya umutsuz olarak bir yazıyı Stendhal’i düşünerek gönderir. Şöyle söylemişti Stendhal: ‘İnsan hastalığın ilk belirtilerinden sonra ilaç peşine düşmemelidir, hemen kaçmalı ve Napoli’de ya da İshia adasında sekiz gün geçirmelidir’.

Yazısı ödül alınca anlatıcı Napoli’de ağırlanmak üzere davet edilir. Davet sırasında yazacağı kitabın basım masrafları Belediye tarafından karşılanacaktır. Bu durum onu sevindirir.  Sevincinin bir diğer nedeni de, Napoli’de platonik bir aşkının olmasıdır.  İza adındaki bu bayan, yazarın üniversitedeki hocalarından birinin, Napoli’de yaşayan bir akrabasıdır.  Çevirmenlik yapmaktadır. Bir süre mektuplaşarak birbirlerine yaşadıkları bölge hakkında bilgi verirler. Zaten yazara Napoli için düzenlenen yarışmayı haber veren de İza’dır.

Anlatıcının gerçeği arayışı da Napoli’yle başlamış olur.

“Napoli’ye geldiğimde başka bir insan olmuştum.  Vücudum hafiflemişti,                       yolculuk boyunca içi boşalmış gibi bir duyguya kapılmıştım.  Ağırlıklar, zincirler, düğümler, bana işkence çektiren her şey neredeyse yok olmuştu.  Belleğime seçicilik gelmişti.  Bu ayrılış coğrafi bir uzaklaşmadan öte bir şeydi.  Araya uzaklığın girmesi bir yana, kendimi gerçekten özgür hissediyordum.”

Bu arada yine vefa hisleri içinde Napoli’den karısına başka bir isimle hitap ederek ve onu farklı bir kimlik içinde düşleyerek ona mektuplar yazmaya başlar. Hiçbir zaman okunmayacak mektuplardır bunlar. İlk günlerinde gizemli bir telefon görüşmesi sonucu Yoksullar Hanı’nı bulur. Orada kulağına şöyle fısıldanır:

“Nesnelerin ardında başka gerçekler vardır. Dış görünüş yanıltıcıdır. Haydi! Gidin ve arkanıza bakmayın...”

Ve işte orada Napoli’nin ihtiyar bilgesiyle karşılaşır. Gerçek adı Anna Maria Arabella olan bu yaşlı bilgeye Napoli hakkında bir kitap yazma isteğini söyleyince ihtiyar şöyle der:

“Napoli hakkında bir kitap ha! Bunu yazmana gerek yok. Napoli’nin kitabı benim. Her şey burada... Güneş, loto, soygun, yozlaşma, cinayet mahkemeler, hapis... Ve şöyle devam eder: ‘Başını karnına dayadığında Napoli’nin yaşamını ve ölümünü duyarsın. Sesin türü, kentin karnını dinlemek için seçtiğin saate göre değişir. Burnunu tıkama. Yaşam pislik saçar.  İyi ve güzel olan her şey sonunda pislenir.”

Handa yaşayanların kendine özgü hikâyeleri vardır. Bu han adeta bir öyküler hanıdır. Her bir kişi öykü dolu bir dolaptır. Çekmeceleri açmak yeterlidir, öyküler tespih taneleri gibi dökülürler. Herkesin öyküsü farklı olsa da, bir hikâyeden diğerine sonsuza dek anımsanacak öyküler oluştururlar. Zamansızlık içinde bunlar yer yer anlatılır, anlatılırken de yeniden yaşanılır. ‘Zamanın hiçbir şey olmadığını anladığımda kendimi özgür hissettim’ diyerek öyküleri yaşamaya başlar.  Gerçek ve sarsıcı aşk öyküleridir bunlar. Zamanı da şöyle tarif eder:
...güzelim bilinçaltımızda çöreklenen ve bizi aldatan, kendisi gelip geçen ama bizi ölümsüz olduğumuza inandıran, o düşmana karşı, işte o delik dolu kaya, o kırışıklar dolu yüz, o ele geçmez düşman: zaman.”

Aşk, önce esarettir, daha sonra geçiş gerçekleştirilebilirse, özgürlüğe dönüştür. ‘Yoksullar Hanı’,  ‘Aşk Kurbanları Hanı’na dönüşmüştü, ya da ‘Yaşam Kurbanları’ da diyebilirdik. Zaten yaşam ve aşk aynı şeydi. Erkek de, kadın da sevilmek isterdi. Sadakatle. İçtenlikle. İncelikle. Bazen de çılgınca ve tutkuyla. İnsan ancak yaşamdan sarhoşsa, sevebilirdi. Aşk olmadığında yaşam da sönerdi. Dünyadaki tüm âşıklar aynı dili konuşur, aynı güzellikleri yüceltir, aynı bedende aynı ayinleri yaparlardı. Bu kokunun dünyada bir eşi yoktu. Aşk cennet,  amber kokar, güzellik, iyilik, yaşam kokardı. Aşkın kokusu hayatın kokusu, mutluluğun kokusudur. Doğal olan bu koku yaşama yaşam verir. Daha da önemlisi âşıklar, damarlarının içinden hayatın akışını hissederler. Aklına Cennetin Çocukları’nda Garance’in sözleri geldi:  ‘Ben âşığım ve mutluyum yerine ‘ben yaşıyorum’ dememiş miydi?

‘Yoksullar Hanı’nda tanıştığı piyanistin büyük aşkı İde’ydi. Piyanist sakin bir adamdı, iniş çıkışsız basit bir yaşantısı, tekdüze bir evliliği vardı, cansız gibiydi, kendini bütünüyle sanatına vermişti, ta ki bir gün İde’ye rastladı, bu aşk, bu feci kasırga beraberinde her şeyi yıktı geçti. Sonra düşüş başladı, korkunç bir düşüş ve zavallı Gino buna dayanamadı; işte böylece kendini hangarda buldu, ‘Yoksullar Hanı’nın bodrumunda.

Napoli’de Ava Maria Vargas’la karşılaşır. O da İtalyanca’dan Fransızca’ya ve İngilizce’ye çeviri yapmaktadır. Tıpkı İza gibi. O konuşurken, sesini tanımak için gözlerini kapattığında İza’nın sesine benzetir ama emin olamaz. Ava Maria ile bir ilişki başlar. İza’yı düşünerek, Ava Maria’yı seyretmekten zevk alır. Bunu ihanet olarak görmez. Onun gözünde, Ava, pekâlâ İza’dır.  ‘Bu kadar basitti. İza, Ava’dan daha az güzel, daha az akıllı daha az ışıltılı olamazdı’ diyerek tüm kadınları sevgi ve saygıyla selamlar. Ava’dan ayrılışını şöyle anlatır:

“Bir ayrılığı andıran bu kesitten sonra, öğrendim ki yaşadıklarım yaşamla ölümün sınırına özgü şeylermiş ve asla bunları bir kez daha yaşamayacakmışım.  Yine öğrendim ki bunları kesinlikle zamana ya da alelade bir belleğe kaydetmemek ve bunlardan uzaklaşmak için elden geleni yapmak gerekiyormuş, pişmanlık ve ukde duymadan, özlemlere dalmadan”. 

            Ava ona tüm yoğunluğuyla yaşamı hissettirmiş; sonra da kaybolmuştu. Bu tür şeyler insanın başına sık sık gelmez.  Sizi sarsarlar.  Bunları yaşamak bir deneyim, bilinmeze bir dalıştır.

Hayatın sessiz dersleri, işte tam bu noktada devreye girer. Aşkı yaşamış olmanın ayrıcalığı, yaşanan bu deneyimin sesine kulak vermek, ondan ders çıkarmaktır. Çünkü o dersle dile gelenler, aşkı yaşayanların iç hesaplaşmalarıdır. Acılar, hüzünler, çelişkilerle dolu iç monologlar, kopuk kopuk bir yitip bir beliren sevgi-nefret çelişkileri bir dipsiz akıntı gibi sürer gider. Tükenmiş sanılırken süren ya da süren sanılırken çoktan tükenmiş olan ilişkiler, aşkın türlü türlü halleri olarak çıkar karşımıza.  

Yoksullar Hanı’nda bu aşk öykülerini dinleyen anlatıcı, onlarla bu aşk serüvenlerini konuşurken, onlar da kendi hatalarını daha iyi fark edebilme imkânı bulurlar. Bu hangar aşk öykülerinin düğümlenip çözüldüğü bir tiyatro sahnesidir artık. Bu büyülü mekân aynı zamanda hakikatlerin de yeri olur. Buradan anlatıcı aşka, aşkın gücüne inanmış olarak çıkarken şöyle der: 

Öteden beri bildiğim tek mucize aşktır, gerçek, beklenmedik buluşmalardır...”

Yoksullar Hanı aşka ithaf edilmiş bir roman. Tahar Ben Jelloun’a göre geriye acısı, yarası da kalsa önemli olan o aşkı yaşamış olmaktır. Aşk isyandır. Emek, beceri, bilgi, duyarlılık, heyecan gerektirir. Yanlışlardan, eksiklerden çekinmeyen insanın arayışıdır. Kuşku ve fırtınalarla dolu olmayan aşk, aşk değildir. Aşk risktir, tehlikedir, sürekli güvensizliktir ve aynı zamanda cesarettir, hayal gücüdür, özgürlüktür. Aşk sizi kanatlandır ve elbette giderek artan bir zevk verir. Âşıkların tenleri onlara hem dost hem suç ortağı olur. Birbirlerine şaşırtıcı arzular ve zevkler iletirler, birbirlerini tamamlarlar. Herkese aşktan belli bir pay düşer. Sayısız biçimlerde sayısız kişilere ilişkin olarak ortaya çıkabilir. Ama nicelik bakımından sınırlıdır, tükenebilir, eskiyip solabilir. Bir kitap okumada nasıl gelişir, başkalaşır, olgunlaşırsak aşkı tatmış olmak yaşanmışlık hanemize artı bir değer olarak kayda geçer.

Aşklardan geçe geçe daha güzel sevmeyi öğrenir insan. Olgunlaşır. Daha fazlasını değil, olanı kabullenmeyi, onunla yetinmeyi öğrenir insan. Aşkı yaşamış olmak yaşamamaya yeğdir.  Aşkı yaşamış olmak bizi kendimizle karşılaştıracak, kendimizle yüz yüze getirecektir. Üstelik yaşamımıza derin bir iz bırakacaktır. Aşk bizi bilgeliğe ve içsel dünyamızda özgürlüğe götürür. Aşka evet demek yaşama evet demek, varolmak demektir.

“Âşık mısınız?  Eğer âşıksanız, o zaman tereddüt etmeyin bu aşkı yaşayın, müziğiniz de bundan etkilenir, eğer bu aşk gerçek ve güzel bir aşksa, müziğiniz daha da mükemmelleşir, bu fırsatı kaçırırsanız, ömrünüz boyunca buna pişman olursunuz. Pişmanlıklar olumsuzluk kaynağıdır, hiç hayır getirmez.”

Yirminci yüzyılın yalnızca İtalyan yazınında değil, tüm Avrupa yazının da en uç bölgesinde gezinen Giorgio Manganelli, Tüm Yanılgılar başlıklı öykü kitabındaki Sevgililer başlıklı öyküsünde aşk acısının derinliğine şu sözlerle değinir:

           “Aşkın bittiğini, onunla ilişkimizin kalmadığını biliyorum, ama aynı zamanda
ne tuhaf, aşkın en sahici, aşkla en doğrudan ilgili, en dokunaklı yanının, aşk acısının,
hiç bir zaman sonu olmadığını biliyorum.”


Marguerite Duras, aşkın yaşanılması gerektiğini Tarquinia’nın Küçük Atları ‘nda şöyle dile getirir:

“Aşka tatil yok! Olamaz böyle bir şey. Aşkı, sıkıntısıyla, her şeyiyle tam olarak yaşamak gerek, aşka tatil olamaz... ( )Aşk budur işte. Ondan kaçılamaz. Güzelliği, pisliği ve üzüntüsüyle yaşamdan kaçılamadığı gibi.”

Aşkın sayısız çeşitlilik gösteren yüzünü her defasında yeniden yakalamak isteğiyle İskenderiye Dörtlüsü’nü kaleme alır Lawrence Durrell.   Justine bölümünde roman kahramanı Darley’nin Justine ile yaşadığı tutkulu aşk ilişkisinin nasıl bittiğini anlamaya ve bu ilişkiden aldığı yaraları nasıl sarması gerektiğini çözmeye çalışır. Durrell ayrılıkla noktalanan aşk için şu yorumu getirir:

                    “Aşk öğrencisi olan biri için her ayrılık bir okuldur, acı ama insanın büyüyebilmesi için gerekli.”


                                                
                                                                                                        22 Ocak, 2008

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder