28 Aralık 2013 Cumartesi

Geçmiş, Bende Benimle Yaşamıyor mu?




           Sadık Hidayet’in Nedim Gürsel’in “Uykusuzlar” adlı öykü kahramanı gibi böyle konuşmuş olduğunu düşlerim.

            “Benim olmayan bir bilinçsizlik getirdiğinden esrar içiyorum artık. Kendimi hiç       uyumadan, hiçbir şey düşünmeden yaşamaya alıştırıyorum. Ne tam bilinçsizlik ne de   bilinç. Böylece dinginliğin sınırına yaklaştım bile. Gürültülü büyük şehirler, her sabah        kül rengi bir dünyaya uyanmanın sıkıntısı silindi bilincimden. Yaşamla ölümün            arasındaki o huzurlu boşluğa, sürekli yarı bilinç durumuna geçişin belirtilerini    duyuyorum.”  (Nedim Gürsel, Uykusuzlar Öyküsü)

            Açmazları, acıları, arayışları ve sorularıyla, yirminci yüzyıl modern İran edebiyatının en önemli isimlerinden biri olarak anılmayı başarabilmiş bir yazar olarak Sadık Hidayet de, tıpkı Kafka gibi, öykülerinde bunaltılı, karabasanlı bir dünya çizdi; yalnızlık, gerçek dünyadan kaçış, boşluk duygusu ve ölüm gibi temel izleklerini sürdürdü. Roman ve hikâyelerinin konularını yoksul halk kesimlerinden alan, gerçekleri sosyal devrimci bir yaklaşımla ve korku yüklü fantastik bir hava içinde veren yazar, bir yandan da yalnız adamın varlık nedenlerini araştırdı.
Ancak intihar düşüncesi, içinde sarsılmaz derin bir yer etti. Hayatı boyunca birçok intihar girişiminde bulundu. Eserlerinde değişmez izlekleri olan ölüm, ruh ve ahiret üzerine tartıştı.

            Sadık Hidayet, 17 Şubat 1903 yılında toprak sahibi, nüfuzlu bir ailenin çocuğu olarak Tahran’da doğdu. Kentin Fransız Lisesinde eğitim gördü. 1925 yılında Avrupa’ya gitti. Diş hekimliğine ilgisi kısa sürünce, mühendislik okumak istedi. Bu amaçla Belçika’ya gitti. Ne var ki edebiyata olan tutkusu onun mühendislik öğrenimini yarıda bırakmasına ve Paris’e gitmesine neden oldu.

            Paris’te bohem hayat tarzına özendi. Bu derbeder hayat tarzından vazgeçip araştırmacı bir kimliğe büründü. Paris’te Fransız dili ve edebiyatını yakından inceledi, ilk öykülerini de bu şehirde yazdı.

            Maupassant, Çehov, Rilke, Poe, Dostoyevski ve çağdaşı olan Kafka’nın eserlerini inceledi. Kafka’nın birçok yapıtı yanında Ceza’yı birçok dipnot kullanarak Farsça’ya çevirdi. Rainer Maria Rilke’nin 1926 yılında  ölümü, Sadık Hidayet’i derinden sarstı. Bu durum onun Ölüm başlığı altında deneme yazmasına yol açtı. Aynı yıl Marne Nehri’ne atlayarak intihar etmek istediyse de kurtarıldı.

            1930 yılında İran’a dönen yazar Tahran’da ilerici çevreler içinde önemli bir figür haline geldi. Bu dönem içerisinde İran’ın tarihini, folklorunu ve geleneksel inançlarını inceledi. 1932’de Mojtaba Minavi, Mesud Farzad ve Bozorg Alavi ile birlikte geleneksel İran edebiyatını sert bir üslupla eleştiren Rab’a Kulübünü kurdu.

            Yazılarında monarşi ve ruhban sınıfına karşı savaş açtı. Zamanın sosyopolitik problemlerinin de etkisiyle, İran'ın gerilemesinin sebebi olarak gördüğü monarşiye ve ruhban sınıfına yoğun eleştiriler yöneltmeye başladı. Eserleri aracılığıyla, bu iki kurumun suiistimallerinin İran milletinin sağırlığının ve körlüğünün sebebi olduğunu gösterme çabasına girdi. Monarşi karşıtı düşünceleri ve sert eleştirileri Şah’ın dikkatini çekti. Rab’a Kulübü kapatıldı. Bunun üzerine uzun zamandır ilgi duyduğu Budizm, Zerdüştilik ve Hinduizm dinlerini araştırıp incelemek üzere Hindistan’a gitti. Azamice ve Sanskritçe öğrendi. Buda’ya atfedilen Budist metinleri Fransızcaya çevirdi. Hindistan’da geçen yıllarının büyük bir bölümünü Bombay’daki İranlı Zerdüştiler arasında geçirdi. Sonraki yıllarda tekrar Tahran’a dönen Sadık Hidayet, Müzik Dergisi’nde ve Güzel Sanatlar Fakültesinde çeşitli çalışmalar yaptı.

            Sadık Hidayet’in 1923 yılında yayımlanan ilk çalışması Hayyam’ın Teraneleri’nde Hayyam’ın çok yönlü kişiliğini, eserlerini, rubailerini inceledi. Kitabın ön sözünde, “Hayam felsefesi hiçbir zaman tazeliğini yitirmeyecek. Rubailerle çağlar boyu insanı şaşırtmış, yanıltmış, önemli, karanlık bütün felsefi sorunlar ele alınıyor. İnsana zorla kabul ettirilen düşünceler inceleniyor, çözülmeden kalmış sırlar araştırılıyor. Hayyam’ın feryatları; hep spekülasyonlarla ezilmiş milyonlarca insandaki acının, kaygının, yılgınlığın, korkunun, ümit ve ümitsizliklerin yankısıdır.” der.

            1927 yılında çıkan Vejetaryenliğin Yararları bir hayat kılavuzudur. Kendisi de vejetaryen olan yazar, Hazreti Ali’nin “ Midelerinizi hayvan mezarlığı yapmayın.” sözüyle başladığı kitapta vejetaryenliği tüm boyutlarıyla inceledi.

            1930’da İran’a döndükten sonra yazdığı ilk öykü kitabı olan Diri Gömülen’de hayatı boyunca onun en belirgin özelliği olacak olan ölüm saplantısını, hayata ve anlaşılmaya dair kaygılarını karamsar bir üslupla dile getirdi.

            1932 yılında Üç Damla Kan adlı öykü kitabında, gerici ve yoz geleneklerin, insanların özellikle genç kızların hayatına nasıl mal olduğunu gözler önüne seriyordu. Geleneksel aile bağları, yozlaşmış töreler ve klasik feodal ilişkilerin girdabında kendi hayatlarına sessizce son veren insanların acılı öykülerini sade cümlelerle dile getiriyordu.

            Sadık Hidayet, 1933 yılında yayımlattığı toplam yedi öyküden oluşan Alacakaranlık adlı yapıtında, diğer öykülerinde olduğu üzere 1930’lu yıllar İran’ının geri kalmışlığını ve idare tarzını dolaylı bir üslupla anlattı. Öykülerinde çok eşlilik, dayak, sevgisizlik, hurafeler, esrar bağımlılığı ve sıtma gibi konuları ele aldı. Budizm ışığında hayatı ve ölümü işledi.

            Bütün eserleri arasında başyapıtı sayılan ve en tanınmış eseri Kör Baykuş’u 1936 yılında yazmasına rağmen, kitap İran’da 1941 yılına kadar basılamadı. Philippe Soupault “Yirminci yüzyılın imgelemsel edebiyatında bir başyapıt”, Andre Breton’un ise “Başyapıt diye bir şey varsa o da budur.” sözleriyle nitelediği bu kült roman, pek çok dile çevrilmiş, pek çok ülkenin edebiyat tarihinde özel bir etki bırakmıştı. Roman, daha çok sessizce katlanılan bir acının ifadesidir. Kör Baykuş bir haykırış, insanın acıları ve kaygıları üzerine bir çığlıktır. Türkçeye de Behçet Necatiğil tarafından çevrilen ve 1977 yılında Varlık Yayınları tarafından basılan bu romanda,  bir ressam, ölümün varlığının düşsel olan her şeyi yok ettiği hummalı, ölümcül kâbuslar görmektedir. Hidayet, hayatının bunalımlarını ve karanlık gerçeklerini semboller, alegoriler ve sanrılarla şiirsel bir plana yükseltir. Afyon tiryakisi bir ruh hastasının, güzellik ve dürüstlüğü aradığı yolda yenik düşerek kendini şeytana teslim edişini anlatır. Romanda yer alan karakterler aslında aynı kişinin değişik varyasyonlarıdır. Âdeta geleneksel İran inanışlarındaki “hulûl”ü* (Tanrı’nın veya kutsal bazı kişilerin alelade bir insan görünümünde tecelli edişi) hatırlatırcasına sürekli birbirlerine dönüşen kahramanların dünyasında geçmiş, gelecek ve şimdiki zaman; gerçekle hayal tamamen birbirine karışmıştır. Değişik tiplemeler baba, amca, arabacı, mezarcı, ihtiyar hurdacı ve nihayet romanın kahramanı aslında tek kişidir.  Olaylar arasında mantıklı bir sebep-sonuç ilişkisi yoktur.  Olaylar masal mantığı içinde gerçek bir hayatı yansıtır.  

            1942 yılında yayımladığı Aylak Köpek adlı yapıtında ise başıboş bir köpeğin başına gelenlerle, herkesin bu köpeğin yok olmasını istemesini anlatır. 1945 yılında çıkan Hacı Ağa adlı eserinde ise okur, İran’ın sermaye çevrelerinin, dini bile çıkarlarına alet etmekten çekinmeyen yüzsüz politikacıların ipliğini pazara çıkaran gerçekçi taşlama yazarı yönüyle karşılaşır.

            1944 yılında  Sadık Hidayet Özbekistan’da bir yolculuğa çıktı ve son kitabı Yarın’ı kaleme aldı. Bu son kitabı 1946’da yayımlandı. Hayatının bundan sonraki kısmı ise uyuşturucu ve alkolden kaynaklanan sorunlarla geçti. 1950’de Paris’e yerleşen Hidayet, İkinci Dünya Savaşı’nın yerle bir ettiği şehirde büyük bir hayal kırıklığına düştü. Bilinci kendisini ifade edemeyecek kadar bulanıktı. Yaşadığı bunalımlar sonucunda 1951 yılının 9 Nisan’ında yeniden intihara teşebbüs etti ve bu sefer başardı. Çaresizliğinin bir dışa vurumu, çaresizliğinin bir başka türlü anlatımıydı. Kendi gerçekliğini değiştirme konusundaki bir çaresizliğin anlatımıydı. Ölümünü yirmi beş yıllık arkadaşı Bozorg Alevi şöyle anlatır: "Paris’te günlerce havagazlı bir apartman aradı; Championnet Caddesi’nde buldu aradığını. 9 Nisan 1951 günü dairesine kapandı ve bütün delikleri tıkadıktan sonra gaz musluğunu açtı. Ertesi gün ziyaretine gelen bir dostu onu mutfakta yerde yatar buldu. Tertemiz giyinmiş, güzelce tıraş olmuştu ve cebinde parası vardı. Yakılmış müsveddelerin kalıntıları yanı başında yerde duruyordu." Yılmaz Güney’inde yattığı Pere Lachaise Mezarlığı’na gömüldü.

            Sadık Hidayet tüm hayatını Batı edebiyatı çalışmalarına ve İran tarihi ile folklorunu araştırmaya adadı. En çok Guy de Maupassant, Çehov, Rilke, E. A. Poe ve Kafka'nın eserleriyle ilgilendi. Hidayet birçok hikâye, kısa roman, iki tarihî dram, bir oyun, bir seyahatname ile bir dizi yergili komedi ve taslak kaleme aldı. Yazıları arasında ayrıca birçok edebiyat eleştirisi, İran folkloru ile ilgili araştırmalar, Fransızcadan Farsçaya çeviriler yaptı. İran dili ve edebiyatını uluslararası çağdaş edebiyatın bir parçası haline getiren yazar olarak kabul gördü.

            Bir yazar olmanın anlamını bilir, bunun bir özentiden çok bir yaşayış tarzı, bir dünyaya bakış tarzı olduğunu duyumsar. Kör Baykuş romanında çıkış noktası kendisidir. Kendini yiyip bitiren sanatçının o hiç eksilmeyen ebedî acısını dile getirir. Varacağı, yiteceği yer, yine kendisi olur.

            “En önemli felsefe edimi insanın kendi kendini öldürmesidir. Her gerçek felsefenin başlangıç noktası budur.” 1800’lerde Alman romantiği Novalis’in bir cümlesidir bu. Sartre ilk büyük felsefe kitabı Varlık ve Hiçlik’te “İntihar, dünyada olmanın bir başka yoludur.” der. Kişinin kendisine doğumuyla verilmiş bu yaşamı değiştirmesi, kendi kendisini olanakları içerisinde gerçekleştirmesi, bu yolda karşılaşacağı olumlu ya da olumsuz, mutlu ya da mutsuz, başarılı ya da başarısız sonuçlar kişinin kendi seçiminin sonucudur. Yaşamı bilinçle seçen insan bu dünyada olmayı ve bunun başarısızlıklarını, mutsuzluklarını, bozgunlarını da seçiyor demektir. Ölümü seçen insan ne mutsuz olmak ne mutlu olmak ne başarıya koşmak ister. Hiçbir şey ilgilendirmez onu. Yaşamına kendi eliyle son veren birçok insan dış dünya ile barışık olmayan kişilerdir. Özledikleri dünyanın hiçbir zaman gerçekleşmeyeceğine olan inançları her zaman ağır basar. Edebiyat ve sanat dünyasında kendi eliyle ölümünü seçen insanlar arasında Paris’in bir sokağında bir gece fenerine kendisini asan Gerard de Nerval; yüreği ve kafasıyla, bir düzeni değiştirecek yerine yepyeni bir düzen kuracak devrime inanmış Mayakovski, hiçbir şey başarmadığına, başaramayacağına inanarak tabancasını ateşlemiş olan Van Gogh, başkalarının yaşamına kendilerinkinden daha çok, belki de daha büyük bir tutkuyla eğilmiş Jack London ve Hemingway, bir otel odasında intiharı seçen Pavese, her satırını kanıyla yazdığını söyleyen Raymond Roussel gibi daha niceleri… İntiharı seçen bu insanların ölümü seçmiş olmaktan çok yaşamı o günkü koşulları içinde reddetmeleri söz konusudur. Yalnız o günkü dünyayı değil gelecekteki dünya için de umutsuzluk kaygısı taşıyan ve intihar düşüncesini akılarından hiç çıkarmayan bu insanların içinde yaşama karşı bir başkaldırı, bir karşı koyuş düşüncesi vardır. Dünyanın düzenini kabul etmeyen, ona uygun bir yaşamı seçmeyen bu insanlar yaşama aykırılaşırlar. Dünyayı ve yaşamı değiştirmenin yollarını ararlar. Bu istek imkânsızdır; dolayısıyla özlemden öteye gitmez. Kişi dünyaya yabancılaşır, kendi özel kurtuluşunu intiharda bulur. Kör Baykuş’ta şöyle dile getirir bu yabancılaşmayı Sadık Hidayet:

             “Hayat tecrübelerimle şu yargıya vardım ki  başkalarıyla benim aramda korkunç bir     uçurum var, anladım, elden geldiğince susmam gerek, elden geldiğince düşüncelerimi            kendime saklamalıyım. Ve şimdi yazmaya karar vermişsem, bunun tek nedeni kendimi      gölgeme tanıtmak isteğidir.” (s.15)

            Sadık Hidayet yaşamdan korkunç bir acı çeker. Var olmanın açlığını duyar. Oradan oraya sürüklenen, gücünü dışarıya vuramayan bir topal “ben”dir. Oradan oraya sürüklenen “ben”, gücünü dışarıya vuramayan “ben” güçsüzlüğünü duyumsar. Bu güçsüzlüğü, onda yıkıcı bir güce dönüşür.  Var olmak istemez.  Ölümü arzular.  Ölüm düşüncesi zevkin de ötesine geçen bir zevk olur. Bütün gözlerden uzak, karanlığa ve sessizliğe gömülür, kendini sonsuzluğa bırakır. Ölünün arkasından söylenen“ Allah rahmet eylesin, rahata erdi!” sözleri ölümün bir kurtuluş olduğunu söylemez mi?  Evet, onun için ölüm bir kurtuluştur.  (s.67)

“Bu güçsüzlük insanlığın en önemli ve en başta gelen güçsüzlüğüdür. Yıkmaya var olmamaya.” der Antonin Artaud. Onu yalnız ölüm kurtaracaktır. Bütün aldanışlardan, bütün azaplardan kurtaracak olan ölüm, onu hiçlik ülkesine, boşluklara gömecektir. Ancak ölümle dünya ile birleşecektir: Varlığı çevresindeki bütün varlıklarla, etrafındaki kımıldayan gölgelerle bağlantı kurar. Taa derinden, çözülemez bir biçimde dünya ile birleşmiştir. Varlıkların ve tabiatın ahengine kapılmıştır. ( s.26)

Ölümü arzulamak, ölü olmaktan keyif almak

            “Tam bir sessizlik hüküm sürüyordu. Öyle bir duygu: Herkes beni terk etmişti. Cansız             varlıklara sığınıyordum. Doğa ile aramda bir bağ kurulmuştu, ruhuma inmiş, çökmüş             karanlıkla benim aramda bir bağ. Böyle bir sessizlik bizim anlamadığımız bir lisan        gibidir. Duyduğum şiddetli keyiften başım dönüyordu, bir bulantı hissediyordum ve      bacaklarımda bir gevşeme. Üzerime sonsuz bir yorgunluk çöktü.”  (s.33)

            “Ben ölmeyi, beden hücrelerimin çürümesini öyle çok düşündüm ki, korkmaz oldum ölümden; hayır, aksine, yok olmayı gerçekten ister oldum.” (s.68)

            “Yalnız ölüm yalan söylemez! (…)Bizler ölümün çocuklarıyız, hayatın             aldatmacalarından bizi o kurtarır. Hayatın derinlerinden seslenir, yanına çağırır            bizi.” (s.69)

            “Bir tanrı olmuştum, tanrıdan da büyüktüm, çünkü içimde sonsuz, ebedî bir ırmağın           aktığını hissediyordum.” (s.76)

            “Şimdi anlıyorum, ben bir yarı -tanrı olmuştum, insanların küçük, adi bütün             ihtiyaçlarının ötesindeydi. İçimde ebediyetin aktığını hissediyordum.” ( s.81)

            Sadık Hidayet bir sağanak gibi duyumsar ölümü. “Benim odam da bir tabut değil miydi, yatağım mezardan daha soğuk, daha karanlık değil miydi? O yatak ki hep hazırdı ve beni uykuya çağırıyordu! Bir tabutta olduğum duygusunu sık sık yaşamışımdır.” (s.68) Bir yığın zevkle dönüp dolanan çıkmazlarla, bir şimşeğin bir anlık çakışı gibi ölüm düşüncesi onun yakasını hiç bırakmaz ve işte, birden, bir yumruk gibi, yazgısını reddeder, isteyerek kendini yaşamdan koparır.

Evren İle İlişkisi

            “Ben kendim geçmiş nesillerin bir toplamı değil miydim, onların tecrübeleri bana miras kalmamış mıydı? Geçmiş, bende benimle yaşamıyor mu?” ( s.62)

             Şimdiki zamanla geçmiş zaman; anı, rüya ve hayal olarak birbiriyle kaynaşır. Sebep-sonuç arasında bir nedensellik olmasa da olaylar hiç şüphesiz gerçek hayattan alınmıştır. Korkular, özlemler, ümit, ümitsizlik insan yaşamında olduğu gibi bu olay örgüsü içinde yan yana yer alır. “Geçmiş, gelecek, saat, gün, ay ve yıl, hepsi aynı şeyHayat bana tek ve değişmez bir mevsim oldu hep. Bu hayat bir soğuk bölgede ve sonsuz bir karanlıkta geçti âdeta…” ( s.41)

Sadık Hidayet ve Yazmak üzerine

            “Yazmak bir ihtiyaçtı, zorunlu bir görevdi benim için.  Uzun süredir bana işkence            eden bu devi öldürmek istiyordum, çektiklerimi kâğıda geçirmek istiyordum, bir iki      tereddütten sonra lambayı yakınıma koydum ve yazmaya başladım şöylece.” ( s.38)

            “Acaba bir baştan bir başa hayat, gülünç bir kıssa, inanılmaz ve ahmakça bir masal değil midir? Acaba ben kendi masalımı yazmıyor muyum?” (s.51)

Sadık Hidayet’te Rilke’nin Etkisi

             “…ne çok insan yüzü varmış da hiç farkına varmamışım.  Bir sürü insan var fakat yüz         daha fazla, çünkü her insanın yüzü birkaç tane.  Aynı yüzü yıllar yılı taşıyanlar var;           tabii eskir bu yüz, kirlenir, kıvrımlarından aşınır, yolculukta giyilen eldivenler gibi           bollaşır.  Tutumlu, basit kimselerdir bu gibiler; yüzlerini değiştirmez, temizlemeye bile           vermezler.(…) Başkaları, yüzlerini korkunç bir çabuklukla takar takar, eskitirler.(…)         Ama tabii, bir gün gelir başlar trajedi:  Yüzlerini sakınmaya, idareli kullanmaya     alışmamışlardır; sonuncu suratlarını bir haftada eskitip delik deşik ederler, birçok   yerleri kâğıt gibi incelir, giderek astar gözükür; yüz olmaktan çıkar yüz ve bununla           dolaşırlar.” (s.9) 

            Bunlar Rilke’nin maskeler üzerindeki sözleri. Kör Baykuş’ta Sadık Hidayet şöyle söz ediyor maskelerden:

            “Hayat, soğuk, kayıtsız, herkesin maskelerini çeker alır zamanla; maskeleri de hani     çoktur herkesin.  Fakat bazıları hep aynı maskeyi kullanırlar, ister istemez kirlenir,          yıpranır bu maske.  Tutumlu kimselerdir bunlar.  Bir kısmı evlatlarına saklarlar         maskelerini; bir kısmı da vardır ki boyuna maske değiştirirler, ama yaşlandıklarında        görürler ki bir sonuncu maske kalmış ellerinde ve bu da pek çabuk eskir, o zamana           maskenin gerisinden gerçek yüzleri çıkar ortaya.”

            Hayatını gözden geçirdiğinde boğazını sıkıştıran, ona hüzün veren bir şeyler vardır içinde.  Kısa yaşamında yüzlerce yıllık bir inzivada yaşadığını duyumsar. Ölüm ve mutsuzluk. Onun yaşama isteğini elinden çekip alacak kadar büyük bir mutsuzluktur yaşadığı. Üst üste gelen mutsuzluklar…  Yaşamı yaşanır kılan küçük şeyleri ezici bir dengesizlikle silip görünmez hale getiren mutsuzluklar…  Issız bir göl gibi… Her şeyden kopuk, bomboş, yapayalnız.  Masanın üstündeki sepetine daldırır elini; yıllardır okumadığı defterleri karıştırmaya başlar.  Neden yazmıştı?  Yaşadıklarını kendine doğrulatmak, hesaplaşmak, çözmek, kendini öğrenmek, bilinçaltına girmek, içindeki yaraları iyileştirmek için mi? İnsanları ve yaşamı anlamak için mi?  Yazdığı, sorguladığı soruların ağırlından mı kurtulmak ister? Sorular cevapsız sorular getirir. Zaman ileri doğru gidiyordu ve her yaşanan an, yalnızca bir kez öyle yaşanıyordu. Yazmak ise yaratmaktı, yaşanandan farklı başka bir eylemdi. Defterleri arasında gidip geliyordu. O defterlerde yaşamadıkları, korkuları, arzuları, düşleri vardı;  onların hepsini orada harmanlamıştı. Oysa yaşanan bir kezdi ve yakalanamazdı. En içten haliyle yazdıkları, kendi yaratılarıydı. Kendinin bir yansımasıydı. Yaşananlar yazıldıkça incecik bir süzgeçten geçiyordu. Bilinçaltı gibi… Ve yazılan her şey, gerçekten farklı oluyordu. Yazmak, yaşantıyı ifade etmenin bir yoluydu ve bu haliyle yaşamın taa kendisiydi.

            Her eylem doğası gereği kişiliğinizi dış dünyaya yansıtır. Hüzün duyarlı insanların harcıdır. Hidayet’in suçu yazmaktı… Hikâyeler yazdı, tarihî oyunlar kaleme aldı. Bir seyahatnameye imza attı; dergilerde yazdıkları yayımlandı. Edebiyat eleştirileri ve Fransızcadan çeviriler yaptı. İnsanın evrendeki yerini sorgulayan yazılar yazdı. Kendi dilinin, dünya edebiyatının bir parçası haline gelmesi için çalıştı. Bunu da başardı.

            “Hayat ve ölüm ebedî bir çemberdir. Parçalanır, toprak oluruz, toprağımızdan yeni     çömlekler, testiler yapılır, ama ölümden sonra yaşamayı sürdürmek konusunda hiçbir şey bilinmez.” Bozorg Alevi. 



                                                                                                                       Şubat 2010




Kaynakça
Arthur Artaud, “İntihar bir çıkış yolu mudur?” Yeni Dergi
Ölümün Lafazan Çığlıklarının Med-Cezirinde Hayyamla Kafka Arasında Doğulu Bir Aydın
http://www.odasanat.org/index.php/2008/l0/292                       
Mehmet Kanar, Sadık Hidayet, Hidayetname, YKY, 2005


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder