28 Aralık 2013 Cumartesi

Düşünceler Şöleninden Kısa Notlar



1789’da batı Fransız İhtilalı ile Aydınlanma dönemine girdiğinde Rusya ‘da Çariçe II. Katerina (1762-1796) baştadır. II. Katerina bir yandan kendi kitaplar yazar, dergiler çıkarırken; kendi yazdığı kitabın Rusya içinde yayınlanmasını yasaklar, çıkan dergileri kapattırır. Bu yüzden onun döneminde Rusya’ya özgü bir aydınlanma düşüncesi pek gelişemez. Fransa’dan ithal edilen Aydınlanmacı fikirlerin yayılma alanı da, büyük ölçüde, üniversiteler ile yarı gizli mason localarıyla sınırlı kalır.

I. Aleksandr (1802-1825) döneminde Napolyon savaşları sürerken, bir yandan da Rus devlet yapısında derin bir bölünme, bir tür kimlik krizi yaşanır. Çarlık ordusunun Fransa ile savaşması sırasında, Rus subayları, ülkelerinin devlet düzeninin, sosyal yaşamlarının ne kadar geri olduklarını görürler. I. Aleksandr ölüp I. Nikola başa geçtiğinde (1825-1855) başarısız bir ayaklanma gerçekleşir.

1812’de Napolyon’un Rusya’yı işgalinde Rus askeri ve Rus köylüsü büyük özveri ve kahramanlık göstermiştir. Soylu sınıf hayal kırıklığı yaşatır halka.  Soylu sınıfı için prens Volkonski “…Bu sınıfa ait olmaktan utanıyorum, şimdiye kadar sadece konuştular.”diyecek kadar şoktadır. Volkonski gibi prensler için gerçek vatanseverlerin köylüler olduğunu görmek şoke edicidir. Ama onun gibi bazı aydınlar için bu, ulusun serflerinin geleceğin vatandaşları olacağı umudunu müjdeliyordu. Bu liberal soylular 1825’te “halkın davası “ için Dekabrist Ayaklanma olarak bilinecek hareketi gerçekleştirdiler. Onlara Dekabristler dendi. Başarısız olsa da Dekabrist hareketi sanat ve edebiyatta demokrat yükselişin itici gücü oldu.

Sonraki yıllarda Rus şiirinin gerçek kurucusu olan Puşkin’in önderlik ettiği birçok şair ve yazar tarafından estirilen entelektüel bir heyecan tüm ülkeyi saracaktı. Puşkin, doğal, yalın, klasik, böylelikle de halk dilinden uzak bir üslubu benimserken, Gogol, halk Rusçasını benimsemişti. Dostoyevski, Gogol’un yanında yer alarak, halkçı yapısına sadık kalmıştı.
Yüzyılın ilk çeyreğinde Lermontov’un şiirleri, Gogol’ün oyun ve öyküleri, Belinskiy’in edebiyat eleştirileri ile politik ve sosyal konulardaki makaleleri Rus edebiyatında yerlerini buldu.

Her ne kadar baskıcı ve zorba bir yönetim gerçekleşse de, Nikola dönemi bağımsız bir entelijansiyanın (aydın sınıf) oluşumuyla da ilişkilendirilebilir. Çok zengin bir edebiyatın oluşumunu da bu uyanma gerçekleştirmiştir. Bu enerji, Rus kültürüyle yoğrulmuş özgün bir düşünce akımının gelişmesini sağladı.  Alınan yol felsefi, toplumsal ve siyasal fikirlerin gelişmesiyle yeşeren yaratıcı bir edebiyatın oluşmasını sağladı.  Baskıcı koşullar, yazarların üzerlerinde bir sorumluluk yüklemişti. Rus edebiyat tarihçisi Mirsky; roman yazarlarının sosyal gerçekliklere dair bir şeyler yazmaları gerektiğinin farkındaydı ve bu Rusya’da Avrupa’dan daha belirgin bir şeydi. Rus yazarlar arasındaki toplumsal sorumluluk bilinci, onları realizm’e yönlendirmiş oldu. Şiirden nesre doğru bir kayış gerçekleşiyordu ve roman toplumsal arka plana karşı bireylerin kaderini anlatmak için en elverişli araçtı. Toplumsal panoramayı sunmanın yanında, şöyle bir mesaj da verilmek isteniyordu aslında, Rusya her ne kadar şu an karanlık, baskıcı bir dönemden geçmekteyse de, bunlar bir gün son bulacak ve insanlar bu despotik yönetimden sıyrılacaklar.

Her türlü liberal düşüncenin düşmanı olan I. Nikola’nın ölümünden sonra Çar ilan edilen II. Aleksandr (1855-1881) döneminde sansürün yumuşatılması, üniversitelere özerklik verilmesi ve Kölelik Hukuku’nun kaldırılması düşüncesiyle komisyonlar kurulması ülkede kısmi bir yumuşama havası estirecekti. 1861 Manifestosu ile serfliğin kaldırılıyor, köylüleri hukuken özgür ilan ediliyordu. Çıkarılan toprak reformu ile köylülere toprak verilmesini öngörülmüştü. Bu da geçmişte devlet bürokrasisi içinde küçük bir memurluktan başka bir şey umamayacak olan küçük taşra insanının önünde yepyeni ufuklar açıyordu. Sansürün baskısından kurtulmuş kamuoyu, her gencin yazar olma hayallerini besleyebilecek canlılıkta bir yayın ortamını destekliyor; yerel yönetim ve hukuk gençlere yeni mesleki olanaklar sunuyordu. Ancak, 19. yüzyıl Rusya’sında yalnızca reformların sağlamış olduğu, resmi özgürlükle açıklanamayacak bir dinamizm yaşanıyordu. Dostoyevsky’nin Ölüler Evinden Anılar’ı 1861’de, Yeraltından Notlar’ı 1864’te, Suç ve Ceza’sı, Turganyev’in Babalar ve Oğullar’ı 1862’de yayınlandı. Tolstoy Savaş ve Barış’ı (1865) bu yıllarda yazdı. Çaykovsky ilk orkestra eserlerini ve operasını bu yıllarda besteledi.

Dönem Rusyası’nın bütün düşünce tarihini tek bir olgu belirler der Alexander Koyre, Rusya ile Batı arasındaki ilişki ve çelişki. Tabii bu sorun, sadece eğitim görmüş seçkinlerin gündeminde olan bir şeydi. Bunun dışında aydınlarla yığınlar arasındaki ilişkiler de ayrı bir düğüm oluşturuyordu; aralarında uzlaştırılamaz bir kopukluk vardı Ülkenin Batıya karşı tutumu ikiye ayrılabilirdi ve bu iki grup için de geçerliydi. Birincisi, kendini göstermek, Batı’ya karşı çıkmak, özgün yönlerini korumak. İkincisi de bu parlak uygarlığı benimsemek, onu Rusya’ya taşımak.

Slavcı olarak bilinen düşünürlerin doktrinlerini oluşturan şeyler genel olarak; yerel bir yurtseverlik, dini milliyetçilik, çok eskilere uzanan düşler, ülküler ve romantik felsefeydi. Bu topluluğun görüşleri ve inançları, 1830’lu yıllarda oluşup belirginleşmişti. Temel soruları şuydu: Rusya’nın özünü ve bilincini oluşturan öğeler nedir? Rus ruhu nedir?

Batıcılar ise, Fransız siyasi düşünceleriyle ve Hegel felsefesiyle yetişmişlerdi. Rusya’nın kurtuluşu, geçmişe sünger çekip, batı uygarlığını eksiksiz bir şekilde, kurumlarını ve düşüncelerini bütünüyle benimsemekten geçiyordu. Gerek Slavcılar, gerek Batıcılar, kendi ülkeleri ile Avrupa arasındaki farklılığın, zıtlığın farkındaydı.
Slavcılar, Batıcılar gibi halktan kopuk değillerdi, yurt ve halk sevgisi onları sıradan halka daha da yakınlaştırıyordu. Uygarlık seviyesini yakalamak gibi ilerici hedeflere sahip olsalar da, bu çok rahatlıkla özellikle kaybedilen savaşlardan sonra yabancı düşmanlığına, gerici ve şoven bir milliyetçiliğe dönüşebiliyordu. Örneğin Karamzin ileriki dönemlerde şöyle diyecekti: Rusya dirlikti, düzenlikti, mutlak monarşiydi, Hristiyanlıktı. Avrupa, ise; kargaşaydı, devrimdi, durulmamıştı, kâfirdi. Tanrıya bağlılık, hükümdara itaat gibi erdemlerin unutulması, eşitlik, hürriyet gibi yeni fikirlerin yıkıcı etkisiyle Rus insanının kafası karışmıştı. Yine de Rus halkı, eski erdemlerini yaşatıyor, kendi geleneklerine sahip çıkıyordu. Ama tehlike inkâr edilemeyecek kadar büyüktü. Artık batılı düşüncelere hayran olmak, kendi geçmişinden tiksinmek gibi düşünceler Rusya’nın varlığına tehlike düşürmüştü.

Batılı düşünce ve pratiklerin ülkelerine taşıdığını düşündükleri rasyonalizme, materyalizme, bireyselliğe, bireyciliğe, ateizme, toplumsal bölünmelere, parçalanmalara karşı itici yaklaşıyorlardı.  Hümanist bir yerden serfliğe karşı çıkıyorlardı ama kendilerinin de üyesi olduğu zengin toprak sahiplerinin kurulu düzeninin aynen devam etmesinden yanalardı. Eskiye olan özlemleri, onları eski başkent Moskova’ya yönlendiriyordu.
Ülkenin sanatsal enerjisinin neredeyse tamamı, ülkenin kendi milliyet fikrini yakalama arayışına katılmıştı. Rus sanatçılar, edebiyat ve sanat aracılığı ile ulusal değer ve fikirler topluluğu yaratma görevini üstlenmişlerdi. Fransız aydınlanması ile Rus folklorik kültürünün bütünleşmesi ile özgün bir Rus kültürü yaratmaya çalışıyorlardı.

Büyük Petro’nun 18. yy. da henüz batıdan çok farklı olan Rusyayı Avrupa adetlerine uymak için zorlamasından çok önce Kilise gelenekleri, kibar sınıfın ve tüccarların adetleri, serfleri ile geniş toprak sahipleri, imparatorluğun bir birinden uzak yarım milyon köyüne serpilip asırlar boyunca hayatlarında çok az değişiklikle yaşayan milyonlarca köylüsü ile antik Moskova hep vardı. Nesilden nesile aktarılan, kişiliklerin oluşmasına yardım ederek toplulukları birbirine bağlayan bir Rus mizacı, yerel âdet ve görenekler, içsel, duygusal, içgüdüsel bir şeyler Rus halkına en karanlık zamanlarda bile ayakta kalabilmeyi sağlamıştı.
Bu sadece bir ulusal kimlik yorumu değildi. Politik fikirlerin ve bağlılıkların şekillenmesinde; giyim kuşamdan yeme içme kültürüne hatta dile kadar, benlik gelişiminde çok önemli roller oynadı. Geniş bir kültürel hareket olarak Slavcılar belirli bir giyim ve konuşma tarzını, sosyal davranış ve etkileşimde farklı kuralları, mimaride, iç dekorasyonda ,edebiyatta ve sanatta kendi yaklaşımlarını benimsemişlerdi.Bu, hasır ayakkabı, evde dokunmuş palto,sakal ,lahana çorbası, kvas, halk tipi ahşap evler,ve parlak renkli soğan kubbeli kiliseler demekti.***

St. Petersburg, Avrupa’ya yakınlığı ve Batılı bir tarzda inşa edildiği ve kurucusu Petro olduğu için hoş karşılanmıyordu. Çünkü onlara göre, Petro Rusya’yı gerçek tarihi yolundan saptırmıştı. Batının bireyciliğine karşı, Rus kollektif hayat tarzını ve düşüncesini yüceltiyorlardı. İlişkilerin yasal düzenlemelerle, yasalarla ve sözleşmelerle düzenlendiği batılı toplum modelinin yerine, akrabalık bağlarının ve gayri resmi bağların aldığı bir toplumu esas alıyorlardı, örneğin serflerin yaşadığı komünal hayatı yüceltiyorlardı. Toprağın yeniden dağıtımını öneriyorlardı. Diğer bir yönleri ise, Ortodoks kilisesine olan bağlılıklarıydı; onlara göre Ortodoksluk özgür ve eşit bireyler tasavvur ederken, Katolik kilisesi zorlama ve hiyerarşiye dayanıyordu.
İşte bu ortamda Dostoyevsky (1821-1881) I. Nikola (1825-1855) ve II. Aleksadr (1855-1881) döneminde yaşamış yaratıcılığında dönüm noktası olan “Yeraltından Notları” 1864‘te yayımlar. Yeraltından Notlar’da Dostoyevski diyalektik düşünceye girişir. İnsanlığı sever, ona acır, ancak bu sevgide, yeni bir şey, trajik bir yön vardır. Onu ilgilendiren tek şey, insan yazgısıdır. Ona göre, insan, artık yüzeysel bir varlık olarak ele alınamazdı, yeni bulgulanmış olan tinsel derinliklerine kadar deşilip izlenmesi gerekiyordu.

Walter Kaufman Dostoyevski’yi varoluşçuların atası, “Yeraltından Notlar” romanını da varoluşçuluğun ilk yapıtı olarak kabul ederken son derece temkinli davrandığını şu sözleriyle açıklar:  “Dostoyevski’yi varoluşçu demek için hiçbir neden görmüyorum, ama Yeraltından Notlar’ın varoluşçuluk için yazılagelmiş en iyi başlangıç yapıtı olduğuna inanıyorum.” Çünkü Kaufman “Yeraltından Notlar” romanında Dostoyevski’nin “İşte ben; içi dışı bir insanı, tabiat ananın şefkatle, özene bezene yarattığı, gerçek, normal insan olarak görürüm” diyerek bir anda varoluşçuluğa ters düştüğünü söyler.

Sözün özü, Dostoyevski üzerine yazı yazmak, Kaufman’a göre yanılgı payını da baştan kabullenmeyi beraberinde getirmektedir. İnsan ne denli özene bezen uğraşsa da, Dostoyevski üzerinde kavrayamadığı bir sis perdesiyle karşılaşır. Yapıtlarında yazara kolayca yaklaşmayı sağlayacak bir iz bulmak mümkün değildir. Kahramanları da kendisi gibi, çelik birer kutudur; ama yine de kahramanlarının sorunlarını duyabilen yine Dostoyevski’nin kendisidir.

Stefan Zweig de: “Dostoyevski’nin evrenine girerken tufandan önceki zamanlara ait bir manzara ile – mistik, ilkel, el değmemiş bir dünya ile- karşılaşırız. Eserini incelerken karşımıza çıkan duvardan her birinin arkasında, önümüze germiş olduğu perdelerin her kıvrımında ve kahramanlarından her birinin dış görünüşü altında ebedi bir gece ve ebedi bir ışık hüküm sürmektedir; çükü kaderi ve hayattaki görevi çözülmez bir şekilde, varlığın bütün sırlarına bağlıdır” derken Kaufman’ın bu görüşüne katılır.



Eser, gerçek dünyadan kendini soyutlamış bir kişinin iç çatışmalarını ve hayal kırıklıklarını konu alır. Kitabın büyük bölümünü asosyal, insanlardan korkan, tiksinen, nefret eden kahramanın durumu anlatan kısımlar oluşturur. “Yeraltı” adlı birinci bölümde kendini hasta ve kindar biri olarak tanıtan kitabın kahramanı olan yazar, düşüncelerini açıklamakta; özgür irade, rasyonalizm ve  romantizm konusunda büyük eleştirilerde bulunmaktadır. Yaşam görüşünü açıklamaya çalışmakta ve büyük bir mekanizmaya (topluma) ait olmayan tek ve özel bir birey olduğunun gösterişini yapmaktadır.

Dostoyevski Yeraltı Adamı’nın kurgusal bir karakter olduğu halde toplumda karşımıza çıkan bazı kişilerin tipik bir örneği olduğunu söyler. Yeraltı Adamı yaşadığı toplumdan aşırı bir şekilde tecrit edilmiştir.  Kendisini önemserken, kendisini karşılaştığı herkesten daha zeki ve bilinçli bulur. Ama sık sık bilinçli halinin yaptığı her işte kendine güvenmesine engel bir şüphecilik besler. Bu şüphecilik onu köstekleyecek onun yaşamda aktif bir rol üstlenmesini  engelleyecektir. Yeraltı Adamı düşünce ve duygularını sürekli inceleyecek, üzerinde türlü yorumlar yürütecektir. Bu nedenle onun hiçbir şey hakkında karar verme yeteneği yoktur.

Okur olarak Yeraltı Adamıyla tanışmamız şöyle gelişir:  Kırk yaşındadır; hükümetteki işinden emekli olmuş, eski püskü apartmanına kendini tecrit etmiştir. Bu sıralarda tamamıyla hiçlik doktrinine inanır; başkalarıyla hiçbir ilişkiye girmek istemez ve toplum ve toplumun içindeki herkesi tümüyle küçük görür. Romanın ikinci kısmında ise Yeraltı Adamı kendini on altı yıl öncesi yani yirmi altı yaşındaki haliyle tanıtır. Yeraltı Adamı insanlardan nefret etmektedir, gururlu, kendi kabuğuna çekilmiştir. Düşüncelerinin sıkı bir savunucusudur. Edebiyata tutkuludur, insanların ilgisini şiddetle arzu etmektedir ve zekâsı ve tutkuları için başkalarının kendisine saygı gösterip hayran olmalarını ister. Arada sırada da idealizm nöbetlerine kapılır. Ama, romanın ikinci kısmında Yeraltı Adamı’nın başka insanlarla ilişki kurmasındaki beceriksizliğinin ve yaşamda yer alabilme çabalarının felaketle sonuçlandığını ve onu yerin altına daha çok çekildiğini görürüz.

Yeraltı, kendine ait olandır. Onun gizli köşesidir. Dünyayı izlediği gözetleme kulesidir. “Vardığım sonuca göre, en iyisi hiçbir şey yapmamak! Her şeyden iyisi, bir köşeye çekilip seyirci kalmak. Onun için yaşasın yeraltı!”dese de bir şey yapmadan duramaz. Yazar. Yazdıkça kendine kendine ait odanın dışına çıkar böylece yeraltı diye adlandırdığı gizli köşesini yer üstüne taşır. Daha fazlasını ister. Yazmak değildir sadece istediği, herkesten, çevresinden daha iyidir. Üstündür. Zekidir ama arzuladığı konumda değildir. Geçim sıkıntısı ona istediklerini yapma fırsatı vermez. Kendine ait odası vardır ama o oda kiralıktır. Ona hak ettiği değeri ve saygıyı göstermeyen çevresine kızgındır. Bu yüzden yeraltı; sevgiden çok nefret, mutluluktan çok hüzün, acı doludur. Gençliğinin tüm hayalleri, hüzünleri, istekleri, hezeyanları, sorgulamaları, gelgitleri, küstahlık ve pişmanlıkları… Hepsi onun gizli kalmış yanını yer üstüne, kâğıda, okurun gözü önüne sunarlar. Çünkü daha görkemlidirler kâğıdın üstünde- tam da okuyucusuyla sohbet eder havasında ama aslında kendisine tam bir iç döküş, günah çıkartma havasında yazar. Kendi soruları kadar okuyucunun kendisine soracağı sorulara da cevap verir. Sorular soruları doğurur. Zaman zaman küstahlaşır. Kimi yerde ise bir sinekten daha değersiz hisseder kendini. Bu durumda var olma, varlığını ispatlama derdine düşer. İkinci bölümün başına şöyle başlar Dostoyevski ve bu ifadeler ilerde Kafka’yı etkileyecek ve onun Değişim adlı (Gregor Samsa’yı anlatan) romanının esin kaynağı olacaktır:

“Değerli okurlarım, şu an siz dinlenmek isteseniz de istemeseniz de ben sizlere bir şey bile olamadığımı anlatmak istiyorum. Tüm içtenliğim ve ciddiliğimle söyleyeyim, böcek olmayı bile şiddetle istedim. Ama ne yazık ki buna bile ulaşamadım.”(s.22) “Oysa orada bana bir böcek kadar bile değer vermediler.”(s.69) “Ben, herkesten daha akıllı ve daha soylu, daha kültürlü olan ben; başkalarının karşısında ezilip büzülmekten, onların horlamaları karşısında yıkıla yıkıla, zararlı iğrenç bir böcek durumuna düşmüştüm ve bunu düşündükçe eriyor, kahroluyordum.”(s.69)

İçine düştüğü durumlarla baş edemeyen ve kendini istenmeyen, hor görülen, düzeyinin altında muamele edilen bir insan olarak görür. “Ya böcek kadar ezilip geçilebilir, böcek kadar önemsizsem? Ya başkalarına göre insan değil de böceksem ben?” gibi sorular karşısında  kahrolur.**

Daha aktif ve daha az zeki insanlara göre kendini daha aşağı hisseden Yeraltı Adamı yaşamını tam bir utanç ve kendini yerme içinde geçirir. Başkaları karşısında hissettiği bu yetersizlik duygusu bir yetim olarak büyürken başkalarıyla hiçbir zaman normal ve sevgi dolu bir ilişki içinde olmamış olmasından kaynaklandığını anlarız. Umut ve beklentilerini destekleyecek yaşam deneyimlerinden yoksun olmasından dolayı sık sık roman ve tiyatro dünyasının kurallarına bel bağlar. Yaşamındaki beklentileriyle (ki bunlar da etkilendiği romanlara dayanır) ve yaşadığı dünyanın gerçekleri arasındaki çelişki genellikle çok büyüktür. Bu bölünme Yeraltı Adamı’nı toplumdan daha da soyutlar.

Başkalarıyla olan tek duygusal iletişimi kızgınlık, acıma, intikam ve utanca dayanır. Sevgiyi ancak birinin başkası üzerindeki mutlak baskısı olarak algılar. Yaşamdaki var oluşunun herhangi bir şekilde belirtisini hissetmek için sık sık başkalarıyla arasında çatışma çıkarır ve kendisini ciddi bir şekilde küçük düşürür. Bu küçük düşürme kendisi tarafında yaratıldığı için aslında Yeraltı Adamı’na bir hoşnutluk ve güç duygusu verir. İradesini kullanabildiği sürece sonucun olumlu ya da olumsuz olması onu ilgilendirmez. Subay Nevskiy’le yaşadığı aslında yaşamadığı ama yaşamayı çok istediği olayda bu duygunun sebebi bellidir. “Bu subaya karşı sokakta bile eşitmişiz gibi davranamadığım için kendimi yiyip bitiriyorum.”(s.72) derken, hiyerarşinin ezdiği bir egonun eşitsizliğe duyduğu hıncı dile getirir.



Lisa

Lisa, Yeraltından Notlar’da ilk kez belirdiğinde görevi belli gibidir: Yeraltı Adamı’nın en son edebi fantezisinin objesi ve üzerinde gücünü ispatlamaya çalıştığı kişidir. Kefaretini ödediği fahişeyi benimsemiştir; kendini Lisa’yı kurtaracak bir kahraman olarak ortaya atmıştır. Ne var ki roman ilerledikçe Lisa’nın karakteri giderek karmaşıklaşır. Onunla ilk tanıştığımızda tipik bir genç sokak kadınının tarifidir: bıkkın, isteksiz ve biraz da saf. Yeraltı Adamı’nın konuşmalarından etkilenince, onun beklenilenden daha da saf olduğunu fark ederiz. Ailesinin ilgisizliği tarafından sokak kadınlığına itilmiş olmasına rağmen hala romantik aşkı idealize eder ve saygı ve şefkate hasrettir. Kendisinin bir fahişe olduğunu bilmeyen genç bir tıp öğrencisinden aldığı hayatının tek ilan-ı aşk notunu bir hazine gibi kabul eder. Yeraltı Adamı Lisa’nın notunu böylesine değerli bulmasından etkilenir ama kızın duygularına karşı tutumu ilgisiz gibidir. Lisa Yeraltı Adamı’nın duygusal konuşmalarla yarattığı hayal dünyasında yer almak ister çünkü sıradan bir fahişe yerine romantik bir kahraman olma fikri daha caziptir.

Lisa Yeraltı Adamı’nın onu hor gören konuşmasına nazik ve anlayışlı bir şekilde karşılık verince, onun gerçek bir kahraman olmaya beklediğimizden de yakın olduğunu görürüz. Yeraltı Adamı huzur ve sevgi vermeğe çalışacak kadar da iyi kalplidir. Ona karşı duyduğu aşkına Yeraltı Adamı’nın alay ve küçümsemelerini fark edince sessizce onurlu bir şekilde daireyi terk eder. Yeraltı Adamı’na sevgi ve yardımını vermek üzere geldikten sonra bu ziyaretinin “bedeli” olarak kendisine verilen bir tutam faturayı yere atar.  Yeraltı Adamının ona bir fahişe olarak davranmasını bu şekilde reddeder.

Zverkov

Zverkov Yeraltı Adamının en fazla nefret ettiği tip insanların başında gelir. “l’homme de la nature et de la verite.” Zverkov, hayatta somut amaçlar peşinde koşan aktif ve kararlı bir adamdır. Kariyerinde başarılı olmuş, birçok kadını baştan çıkarmış, arkadaşları ve tanıdıkları tarafından büyük bir hayranlık kazanmıştır. Yeraltı Adamı Zverkov’ın aptallığından ve övünmesinden nefret eder. Serveti, yakışıklılığı ve halk tarafından tutulması nedeniyle ona içerler. Yeraltı Adamı Zerkov’un ancak doğanın ödülleri” tarafından kayrıldığı için popüler olduğunu açıklar-toplumsal başarısı az çok Darwinimsidir. 1840’larda şarap ve kadınlar yanında yiyecekten de gönülden zevk alması dolayısıyla edindiği azıcık tombulluk dışında Zverkov hala okulda olduğu gibidir. Yeraltı Adamı Zverkov’un onu küçük gördüğünü düşünür, haklıdır da ama hiç olmazsa Zverkov ona nazik davranır. Romanın diğer karakterlerinde olduğu gibi, Zverkov’u da yalnızca Yeraltı Adamının tanımlamasıyla tanırız. Bu nedenle Zverkov’un gerçek karakteriyle ilgili objektif bir görüş kazanmamız zordur. Yeraltı Adamı Zverkov’u kaba, ehemmiyetsiz ve domuz gibi bir salak olarak tanımlasa da biz Zverkov’un arkadaşları ile ilişkisinde onun sevecen ve cömert olduğunu görürüz. Yeraltı Adamına gösterdiği kabalık Yeraltı Adamının ona karşı saldırgan tutumuyla açıklanabilir.


Rus Kültürünün Yapmacılığı

Ondokuzuncu yüyılın ortalarına doğru Rus sosyal ve entelektüel üst sınıfı batı Avrupa’yı onlarca yıldan beri taklit etmekteydi. On dokuzuncu yüzyıl Rus adamı eğer Almanya, Fransa ve İngiltere edebiyatı ve felsefe gelenekleriyle aşina ise “gelişmiş ve eğitimli” sayılırdı. Yeraltı Adamı kendisini “ondokuzuncu yüzyılın gelişmiş adamı” olarak kabul eder. Bize gençliğinde Avrupa edebiyat ve felsefesinin idealleriyle yaşamaya çalıştığını söyler. Dostoyevski de kendi gençliğinde Avrupa kültürüne olan bu hayranlığı paylaşmış olsa da Yeraltından Notlar’ı yazmaya basladığı zamanlara doğru her tarafa yayılmış olan Avrupa’nın bu etkisinin Rusya için yıkıcı olduğuna karar vermişti. Batıyla büyülenmiş Rus entelektüelleri kendi toplumlarıyla olan ilişkilerini kaybetmişlerdi. Oysa köylü ve alt tabaka hala geleneksel Rus yaşama şeklini yaşamayı sürdürüyorlardı. Avrupa “aydınlanma”, “bilimsel gelişim ve ütopya”sına karşı Rus ulusal birliğini yeniden kurmak, Rus aile değerlerini, din, kişisel sorumluluk ve insan sevgisini yeniden vurgulamak için Dostoyevski herkesi “toprağa dönüş”e çağırmıştı. Toplumun aydın kesiminde hissedilen Avrupa hayranlığı Yeraltı Adamını Rus entellektüellerinden ayırmış, onun “yeraltı” dünyasına çekilmesine neden olmuştu.

Çağdaş Toplumda Bilinçli Adamın Felç Olması

Roman boyunca Yeraltı Adamı’nın her hangi bir eyleme geçmek için güven içinde karar veremediğine şahit oluruz. O, bu yetersizliğin bilinç derecesinin yoğunluğundan ileri geldiğini açıklar. Yeraltı Adamı her hareketin doğurabileceği çeşitli sonuçları hayal edebilir, her kurama karşı yapılabilecek olası tartışmanın farkındadır. Verdiği kararları şekillendiren değişik fikirlerin  farkındadır. Bu gözlem onun kişinin verdiği her kararının yüzeyde göründüğünden daha karmaşık olduğunu görmesini sağlar. Bu karmaşıklık her düşüncesini şüpheye düşürür. Harekete geçmesi olanaksızlaşır.

Yeraltı Adamı’na göre, güvenle davranabilen tek zümre kendi kendine soru sorma yeteneği olamayacak kadar aptal ve dar görüşlü kişilerdir. Hatta eğitilmiş kişiler bile bilim ve mantık kanunlarına hiçbir sorgulama yapmadan uyduklarına tanık olur. Bu noktadaYeraltı Adamı ile yazar Dostoyevski görüş birliği içindedir. İkisi de  aynı şekilde düşünür; mantık kurallarına böylesine körü körüne bağlı kalmanın doğru yoldan saptırıcı olduğuna inanırlar. Doğrular ve değer yargıları mutlak değildir. Dün için doğru olan bugün için doğru olmayabilir, bugün doğru bulduğumuz bir bilginin yarın yanlış olduğuna karar verebiliriz. Bilimsel bilgilerin ve bilimin açık uçlu bir yapısı vardır.

Bu noktada Nurdan Gürbilek Dostoyevski’nin “yasa” dan söz ederken yalnızca toplumsal yasayı değil, aynı zamanda doğa yasalarını da kastettiğini hatırlatır. l859’da yazılmış olan , Türlerin Kökeni Rusça’ya l864 yılında çevrilmiş, Yeraltından Notlar’la aynı yıl yayımlanmıştır. Bu notlarda “birisi çıkıp da insanların atalarının maymunlar olduğunu söylerse,” diye başlayan bölüme, yeraltı adamının doğa yasalarına duyduğu kızgınlık belirgin olarak öne çıkar. Nurdan Gürbilek’e gore “yeraltı adamı yalnızca güçlü insanlar karşısında “bir cüce kadar kuruntulu” birine dönüştüğü için değil, aynı zamanda doğa yaasaları onu bir maymuna dönştürdüğü için de kahroluyordur. Yalnızca toplumsal şölenden kovulduğu için değil, aynı zamanda doğal şölendeki ayrıcalıklı yerini yitirdiği için de gücenmiştir.**


 “Hah hah ha! Yakında diş ağrısından bile zevk alacaksın!” diye gülerek bağıracaksın. ”Evet, niye olmasın? Bir diş ağrısından her zaman zevk alma durumu vardır. ” diye cevap vereceğim.


“Yeraltı” bölümünün dördöncü kısmını başlatan bu pasaj Yeraltı Adamı’nın masoşizminin yoğunluğunu belirtir. Daha önceki bölümde kararsızlığının sonsuz boyutları ve güçsüzlüğünden hoşlandığını ve küçük düştüğü zamanlarda zevk almanın çeşitli yollarını geniş ayrıntılarla anlatır. Alıntıda geçen ikinci tekil şahıs tüm romanın hitap ettiği Yeraltı Adamının hayal dünyasındaki izleyicisidir. İzleyici rasyonal dünyanın görüşünü temsil eder; herhangi birinin acıdan zevk almasını bir sapıklık olarak aşağılar.

Avrupa uygarlığına yapılan atıf, diş ağrısı fikrini Avrupa kültürünün Rusya’ya olan etkisi sorusuna bağlar. Gerçekten de Yeraltı Adamı’nın diş ağrısında duyduğu zevk sırf kendi mazoşismine ve izleyicisini şaşırtmasına bağlı değil ayni zamanda varlığının yüzeyselliğinin  bir belirtisidir. Diş ağrısından duyduğu zevk onun Avrupa edebiyatı ve felsefesi tarafından teşvik edilen diğer “gelişmiş” zevklerinin bir alayı olur. Dostoyevski bu Avrupalılaşmış “gelişmiş” düşünce şeklinin Rus entelektüellerini gerçek kültürleri ve  toprakla çalışan toplumun bireylerinden yabancılaştırmasını çok eleştirmiştir. Yeraltı Adamı’nın bu pasajda abarttığı rafine etme çabası toplumdan tecridinin hem sonucu hem de etkileyici faktörüdür.

Yeraltı


Yeraltı Adamı bir başka hayatta gelmiş, bu hayatın içinde zamanını dolduran bir varlık gibi hisseder kendini. Her bakımdan yabancıdır hayata. Yeraltı Adamı’nın içinde yazdığı yer olarak belirttiği “yeraltı”, veya “karanlık mahzen” onun toplumdan tümüyle tecrit edilmesini simgeler. Kendisini toplumdan dışlanmış hisseder; dünyayı döşenmiş parke taşlarının çatlaklarının arasından gördüğünü hayal eder. Yeraltı Adamı sık sık yeraltını yukarıdaki gerçek dünyaya yeğ tuttuğunu iddaa eder. Sahip olduğu çok az şeyden biri olan bireyselliğini sergileyen yeraltını bir hazine gibi görür.  

Dostoyevski’nin amacı dünyayı ve insanı anlaşılır kılmaktır. Yalnızca insana psikolojik açıdan yaklaşan bir insanın tutumu yoktur onda. Dostoyevski yaşama insan ruhu açısından bakar. Onu ilgilendiren insanın yazgısı ve insan ruhunun bilmecesidir. İnsanı anlamaya çalışan bu insanın ulaşmaya çalıştığı, içine girmek istediği kocaman bir evrendir bu. Yazar, dünyayı ve insanı kavrarken, yaşamın ve evrenin örtüsünü kaldırmaya çalışır. Yapıtları evrensel olanı sorgulayışlarıdır. Batı dünyasında bu denli ilgi uyandırmasının sebebi de bundandır. Ondan beklenen, çözümlenemeyen sorunlara ışık tutmaktı. Batı Doğu’nun Rus dünyasını, insanda sorular uyandıran şu garip ülkeyi bilmek ister. Dostoyevski’yi bütünüyle anlayabilen kişi, Rus ruhunun temel bir bölümünü kavramış, Rus gizini, bir bakıma da olsa, sezmiş demekti.*

Dostoyevski’nin tüm kahramanları Dostoyevski’nin kendini yansıtır. Tuttukları yollar hep onun yoludur. Çektiği güçlükler, kaygıları, acılı yaşantısı hep kahramanlarında yansır. Rus eleştirmen Berdyaev onun romanlarını tam roman saymaz, onları daha çok bir tragedyanın bölümleri olarak yorumlar. Çünkü ona göre bu romanlar insan yazgısının iç tragedyasıdır. İnsan gizinin örtüsünü açmakla, insanı değişmeyen çevresinde, her gün içinde yaşadığı toplumsal düzenin normal ve akli biçimleri çerçevesinde değil de bilinçaltında, çılgınlığında, şeytanlığında inceler.



St. Petersburg

St. Petersburg şehri Yeraltından Notlar ve Dostoyevski’nin birçok eseri için zemin olarak hizmet eder. Yeraltı Adamı sık sık şehrin iklimi, kültürü ve yaşam pahalılığına olumsuz atıflarda bulunur. En önemli şikayeti şehrin yüzeysel olduğudur: şehirle ilgili hiçbir şeyin doğal ve gerçek hissetmediğini ima ederek onu “soyut ve kasıtlı” bir şehir olarak tasvir eder. Yeraltı Adamı’nın gözünde St. Petersburg katı bir şekilde systemize olmuş, bürokratlaşmış ve Rus toplumundan yabancılaşmış bir kenttir. Bu şekliyle St. Petersburg “yapay” bir şehirdir de: 1703’de sıfırdan başlanarak Çar Yüce Peter’in resmi bildirisiyle “Avrupa’nın kapısı” olma görüşüyle inşa edilmiştir. 1713’de St. Petersburg Rusya’nın başkenti olmuş ama hiçbir zaman  yapay şehirliğinden çıkamamıştır. Çar Yüce Peter’in Avrupa kültürünü Rusya’ya getirme arzusu Rusların batı kültürüyle büyülenmesini teşvik etmişti. Çarın bu tutumu Dostoyevski’nin sık sık eleştirdiği bir konu olmuştu. Bu nedenle St. Petersburg Dostoyevski için iki kat yapaydır: ısmarlama inşa edildiği için ve ayrıca Rusların Avrupa kültürünü benimsemelerindeki yapaylığını simgelediği için.

Tüm yapıtlarının kilit taşı olacak bu uzun anlatıyı yazarken, Dostoyevski alacaklılarının baskı altındadır. Acılarından bunalmış durumdadır. Karısı Marie can çekişmektedir. Moskova’ya götürür onu, başında bekler, kendini pişmanlıklara bırakır. O hasta kadının sonunu hazırlayan, kendi ihanetleri, kendi yalanları olmamış mıdır? Bundan böyle ölümün yakasını bırakmayacağını sezinler. Marie’yi gerçekten sevdi mi? Hangi sözcüklerle ifade edilirse edilsin, anlamı belirsiz kalan cevap yoktur. Onu arzu etmiştir, onu istemiştir. Sibirya sürgününden bu yana, o uzun yolda ona eşlik etmesi az özveri değildir. İçini pişmanlıklar kemirir. Ölmekte olan Marie’nin yanında eğilmiş, boş sayfaları öfkeyle doldurmaya çalışır. Sözcükleri tükürür gibi fırlatır, yaratmakta olduğu şeyin ne olduğunu doğru dürüst bilmez bile, dahası, yazdıklarına ‘notlar’, der. O güne kadar düşüncelerini böylesine açık seçik, kesin ve sakınmasız biçimde ortaya koymamıştır. Bu notlar ateşli, sert, gergin, baş döndüren bir şiddetle kaleme alınmıştır. Bu yer altı monologlarında, çoğu Rus aydınının hoşuna gitmeyen, onların horgürdükleri her şey söze dökülmüştür.  Dostoyevski yaratıcı insanların o çılgın cesareti ile Yeraltından Notlar’ı böyle bir ortamda yazar.


17 milyon km kare yüz ölçümü ile yeryüzü topraklarının yüzde onunu kapsayan dünyanın en geniş ülkesi olan Rusya son derece haşin coğrafyası, acımasız iklim koşullarının hüküm sürdüğü (topraklarının sadece %7,7’si işlenebilir durumda) bir ülkedir. Bu, uçsuz bucaksız, kısır ve acımasız coğrafya dünya sanatına Pouchkine,Tolstoy, Gogol, Soljenitsyne, Pasternak, Moussorgski, Rimski-Korsakov, Tchaikovski, Schostakovitch ve daha nicelerini dünyaya armağan etmiştir.

Rusya’nın büyük dâhilerinden biri olan Tuitşev “Rusya’yı anlamak için zekâ, yeterli değildir, cetvel tahtasıyla ölçemezsiniz onu.” demiştir. İşte bu noktada Dostoyevski hem ülkesinin, hem de Rus halkı konusunda nice çelişkili yargılara yol açan Rus zihin yapısındaki karşıtlıkları ve çelişkileri yansıtır. O derece ki, Rus ruh yapısı Dostoyevski’yi okuyarak incelenebilir. O iç yaşamın sınırlarını aşmış, daha ötelere, ruhun derinliklerinde dolaşmış, uzakları görmeyi engelleyen örtüleri kaldırmıştır.  O bize, psikologların araştırdığı, aydınlatmaya çalıştıkları, akla dayanan kurallara uydurduğu ruhun katmanları altında, her varlığın içinde, baştan başa,“yeraltı yanardağlarının” patlamalarıyla dolu olduğunu göstermiştir. İnsan yaradılışının tutku ve kargaşa içindeki dinamizmini yansıtmıştır tüm yapıtlarında.* Bugün Dostoyevski’yi kendimize daha yakın hissediyoruz. Rus insanı, kültürü ve tarihi onun aydınlattığı ışık altında giderek anlam kazanıyor.

  
                                                                       
                                                                                               Raşel Rakella Asal
                                                                                               23 Mart, 2011

Kaynakça:

*         Nikolay Aleksandroviç Berdyaev, Dostoyevski, Adam yayınları, Mayıs l984
**        Nurdan Gürbilek, Benden Önce Bir Başkası, Metis yayınları, Mart 2011
***      Orlando Figes, Nataşa’nın Dansı, İnkılâp yayınları, 2002
****    Michel del Castillo, Kardeşim Budala, Can yayınları, 1996
*****  Henri Troyat, Dostoyevski, İletişim yayınları, 2004
******www.ilgilibirbilgi.com/yabancı-ve-yeraltından-notlarda-yabancılaşma
*******www.derindusunce.org/2008/11/07/yeraltindan-notlar-dostoyevski/Suzan Başarslan

******** A. Mümtaz İdil, Gerçeklik ve Roman, Dayanışma Yayınları 1983      

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder